• BIST 104.123
  • Altın 145,971
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702
  • Erzurum 18 °C
  • İstanbul 21 °C
  • Ankara 18 °C

İran’daki Seçimler ve Hakim Siyasi Söylem

Cemalettin Taşken

Bölgede cehennemî bir takvim işlerken İran halkı, önümüzdeki dört yıl görev yapacak Cumhurbaşkanını seçmek için 19 Mayıs tarihinde sandığa gidecek. Bölgesel konuların çözümünde önemli aktörlerden biri olarak öne çıkan İran’da adayların seçim çalışmaları, tüm hararetiyle devam ediyor. Ülkedeki seçimlerden çıkacak sonuç, Tahran’ın iç ve dış politikasındaki tutumunu önemli ölçüde etkileme kapasitesine sahip. Nükleer programının yanı sıra Irak ile Suriye'deki Şii/Nusayri yönetimlere verdiği askeri ve siyasi destek nedeniyle Tahran, hem bölgedeki krizin bir parçası, hem de sorunların çözümüne katkı sunabilecek bir ülke konumunda.

Öncelikle belirtmek gerekir ki Suriye kaosunun getirdiği yıkım, bölgede yeni öfkeleri ve değişen siyasi psikolojiyi de gözler önüne sermekte. 2011 yılının Mart ayından günümüze kadar geçen süreçte yeni aktörler ve senaryolar, yalnızca İsrail karşıtlığında birleşen Ortadoğu denklemini önemli ölçüde değiştirmiş vaziyette. Ortadoğu siyaseti, Suudi Arabistan ve İsrail gibi iki devletin, Suriye konusunda İran’a karşı iş birliği yapabileceği bir dönemi yaşıyor.

Bölgede yaşanan olaylar ve değişen siyasi psikoloji anlayışının en önemli parçalarından biri ise dünyadan ve bizden anlaşılmayı bekleyen İran. Özellikle son yıllarda hem iç hem de dış politikasında hareketli bir dönem geçiren “yakınımızdaki uzak ülke” İran’ın, değişen siyasi anlayışı/psikolojiyi nasıl yorumladığını, Filistin meselesindeki tutumuna ve Hizbullah ile olan münasebetine bakarak anlayabiliriz.

Ülkede işleyen seçim sürecine bakılacak olursa; 147’si kadın olmak üzere 1636 aday adayı, Cumhurbaşkanı olmak için başvuru yaptı. Anayasayı Koruyucular Konseyi, bu adaylardan sadece 6’sının başvurusunu onadı. Konseyden “Cumhurbaşkanı adayı olmasında herhangi sakınca yoktur” onayı alan bu 6 kişi, İran’ın yeni Cumhurbaşkanı olmak için yarışacaklar. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin başını çektiği Reformist/Pragmatist grupta yer alan diğer iki isim ise Ruhani’nin şimdiki yardımcısı İshak Cihangiri ve Rafsancani’nin Cumhurbaşkanı olduğu dönemde yardımcılığını yapan Mustafa Haşimiteba.

Muhafazakar grubun en dikkat çeken adayı eski savcı İbrahim Reisi. Kendisiyle benzer siyasi tutumu benimseyen adaylar ise Tahran Belediye Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve 1994-1997 yılları arasında Kültür Bakanlığı yapmış olan Mustafa Mirselim. Seçim boyunca yarışa kabul edilen adayların hepsi, kampanyalarını yürütmek için devlet imkanlarından eşit şekilde faydalanıyor ancak İran’daki seçimlerin önündeki en büyük engel, aşırı muhafazakar kanadın kontrolündeki Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin onayı olmadan, seçimlerde yarışmanın imkansız olması. Bu kural da -seçime katılım oranı yüksek olsa bile- İran halkını, istediği adayı değil Konsey’in onay verdiği bir adayı seçmek zorunda bırakıyor.

İran seçimlerindeki süreci değerlendirirken iç siyasetteki politik çıkmazlardan ziyade dış politikadaki manevra alanlarını dikkate almak, seçim sürecini daha sağlıklı değerlendirmemize yardımcı olabilir. Bu nedenle seçim sürecindeki söylemlerin daha çok İran dış politikasının geleceğine yönelik çıkışlar olduğuna dikkat çekmekte fayda var.

İran siyasetinin, Nükleer anlaşma süresince Batı ile gerçekleştirdiği “Müzakere” nedeniyle dış politikadaki “idmanlı” duruşu, seçim sürecini etkileyecek nitelikte. Nükleer anlaşma ile pekiştirilen müzakere tecrübesi, seçim atmosferini yaşayan İran iç politikasında kendisini “Münazara” olarak göstermekte. Seçim öncesi adayların canlı yayında tartışması olarak adlandırılan Münazara, İran siyasi geleneğinde öteden beri var olsa da adayların yaptıkları/vaatleri, şimdiye kadar özellikle kadınlar ve şehirli genç nüfusu memnun edebilmiş değil.

Söz konusu münazaralarda yapılan tartışmaların içeriğine dikkat kesildiğimizde Hasan Ruhani önderliğindeki Reformist/Pragmatist grubun, daha çok dış politikadaki kazanımlara yoğunlaştığını tekrar etmek gerek. Dış politikada katedilen mesafenin devamı ve kazanımların korunması için Ruhani, İran halkından ikinci bir şans istiyor. Dışişleri Bakanı Zarif ise bulduğu her fırsatta Ruhani’nin tekrar seçilmesi halinde İran’ın, dış politikadaki ılımlı/savunmacı tavrını koruyacağına vurgu yapıyor. İbrahim Reisi önderliğindeki Muhafazakar kanat ise daha çok iç politikaya yönelik manevralarıyla öne çıkmakta. Bu grubun en güçlü adayı İbrahim Reisi, Ruhani ve ekibini, İran’ı Batı’ya peşkeş çekmekle suçluyor. Seçilmeleri halinde İran’ın dış politikadaki radikal/saldırgan duruşuna geri döneceğinin işaretlerini veren Reisi, -Trump’ın tutumunu fırsata çevirerek, Hamenei’in de onayıyla- nükleer anlaşmanın geçersiz sayılması konusunda istekli görünen taraf.

Münazaralar, karşılıklı restleşme şeklinde geçse de aslında İran, özellikle dış politika eğiliminin ve siyasi geleneğinin kendisine yeni mecralar belirleyebileceği bir süreci yaşıyor. Nükleer anlaşmanın seçim öncesi ele alınış biçimi ve her iki taraftan yapılan değerlendirmeler, İran iç siyasetinin, dış siyasete yönelik korku ve tedirginliklerini gün yüzüne çıkaran türden. Bu bağlamda Muhafazakarlara göre, ABD’nin başını çektiği Batı bloğu, İran ile masaya oturmanın avantajlı olduğunu düşünüp İran’la anlaşmayı devam ettirme konusunda istekli davrandı. Zira kendilerine göre ABD, nükleer müzakerelerde yaşanan ilerleme sayesinde zamanla İran içindeki güç dengelerini sarsmayı hedefliyor. Özellikle İran Devrimi’nden bu yana siyasi hayatın içinde olan aşırı muhafazakarlar, müzakerelerin, İran rejimini dönüştürücü bir etkisi olacağı kanaatindeler. Pek dillendirmeseler de nükleer anlaşmanın, İran'da "karşı devrim" sürecini tetikleyebileceği endişesini taşıyanların sayısı hiç de az değil.

Ruhani ve Cevad Zarif’in de içinde olduğu Reformist/Pragmatist grup ise Batı ile varılan anlaşmanın İran’ın iç dinamiklerini sarsmak yerine İran’ın ekonomik, siyasi ve kültürel kapasitesinin dünyaya açılma fırsatı elde ettiği görüşündeler. İşte İran’daki seçim maratonu, saldırgan ve savunmacı politika seçeneklerinden hangisinin daha net sonuç vereceği sorusu etrafında şekilleniyor.

Daha önce de dile getirildiği üzere; Batı’nın İran’a uyguladığı ekonomik ve siyasi baskılara boyun eğmemek, aşırı muhafazakar tavrın ana omurgasını oluşturuyor. Reformistler/Pragmatist kanat ise bu temel ilkeyi reddetmeden de diplomasi yapılabileceğini savunuyor. Nükleer anlaşmanın önemli bir kazanım olduğu konusunda kararlı olan Reformistlere göre, İran'ın büyük güç olması için öncelikle ekonomik yaptırımlardan sıyrılması gerek. Bu da ancak Batı ile müzakerelerin sürdürülebilir olmasına bağlı. Reformistlerin bu söylemini dile getirirken, şu ayrıntıya dikkat çekmekte faya var. Ruhani ve ekibinin Reformist söylemleri, “devrim karşıtı” bir çıkış değil. Bu grup reform çağrısını, hakim siyasi söylemin sınırlarını belirleyen temel parametrelerin içinden yapıyor. Örneğin Ruhani’nin siyasi anlayışına göre, İran’daki insan hakları ihlallerinin giderilmesi, Batılılaşma adına değil, devrimin ilkelerinin daha geniş kabule ulaşması açısından  önem arz etmekte.

Diğer taraftan İran siyasetinde etkin olan askeri kanadın önemli bir kısmı İran-Batı nükleer anlaşmasına karşı çıksa da bazıları bu durumun fırsata çevrilebileceğini düşünüyor. Bu görüşe sahip olanlar anlaşmanın, Tahran’a; Irak, Suriye ve hatta Yemen’deki varlığını tahakküm etme fırsatı sunduğu konusunda hemfikir. Ayrıca ABD’nin, Obama Yönetimi ile birlikte askeri anlamda bölgeden çekilmesi ve yükselen siyasi kaosun, Irak ve Suriye’deki etki alanını genişletmesi adına İran’a bulunmaz bir fırsat sunduğu herkesçe malum. Bu durum aynı zamanda İran’a, bölgedeki diğer örgütlerle de irtibatını devam ettirme olanağı sağlıyor. Zira bir yandan Batı ile el sıkışırken diğer yandan Hizbullah veya Haşdi Şabi gibi diğer örgütlerle olan bağını sürdürme çabası, Tahran’ın nükleer anlaşmayı milis gücü açısından da avantaja çevirme niyetini ortaya koymakta. Bütün bunların pratiğinin devam etmesi, İran’daki gelecek seçimlerle birebir alakalı.

Nihayetinde, Tahran’ın dış politikada ılımlı bir tavır mı takınacağı yoksa radikal çıkışların yaşandığı günlere mi döneceği hususu, 19 Mayıs’taki seçimlerde hangi ismin değil hangi siyasi geleneğin kazanacağına bağlı. Tüm bu değerlendirmeleri bir kenara bırakıp İran’ın siyasi geleneğini dikkate aldığımızda altı çizilmesi gereken esas nokta şu; kim seçilirse seçilsin, iktidar ve hakim siyasi söylem, asıl olarak dini lider Ali Hamenei'in tekelinde kalmaya devam edecek.

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
      Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Erzurum Olay | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : 0 532 414 82 11 0 538 776 25 25