• BIST 110.115
  • Altın 272,940
  • Dolar 5,7673
  • Euro 6,4129
  • Erzurum -3 °C
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 8 °C

Mustafa'dan Atatürk'e...

Mustafa'dan Atatürk'e...
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bugün vefatının 81. yılı. Milletin gönlünde çok özel bir yerde olan Atatürk’ün yaşamı çetin mücadeleler içinde geçti...

1881 yılında Selanik’te doğduğunda adı Mustafa konulan Türk milletinin önderi, 1893’te Mustafa Kemal adını, 1916’da Mustafa Kemal Paşa rütbesini, 1921’de Gazi Mustafa Kemal unvanını ve 1934’te Atatürk soyadını aldı. Atatürk’ün kısa yaşam hikâyesi şöyle:

1881 yılında Selânik’te Kocakasım Mahallesi’ndeki Islâhhâne Caddesi’ndeki üç katlı evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi’nin soyu, Makedonya’ya yerleştirilmiş Karaman bölgesinin Kocacık Yörüklerinden geliyordu. Annesi Zübeyde Hanım’ın kökeni ise Langaza Türklerine dayanıyordu. Evkaf kâtipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım, 1871 yılında evlendi. Zübeyde Hanım; uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü çok güzel bir genç kızdı. Zübeyde Hanım’ın 1872’de ilk kızı Fatma dünyaya geldi. Fatma’yı üç yaşında iken kaybetti. 1874’te Ahmet’i, 1875’te Ömer’i, 1881’de de Mustafa’yı doğurdu. Mustafa daha iki yaşında iken Zübeyde Hanım, iki oğlu Ahmet ile Ömer’i kuşpalazı hastalığından yitirdi. Kader, üç çocuğunu küçük yaşta elinden almış geriye sadece Mustafa’sı kalmıştı. 1885’te Makbule’yi, 1889’da Naciye’yi doğurdu. Artık bir oğlu ve iki kızı vardı.

7 yaşında yetim kaldı
Eşi Ali Rıza Efendi, gümrük memurluğundan sonra kereste ticaretine başlamıştı. Ancak dağlarda hakimiyet kuran Rum çetelerinin estirdiği terör nedeniyle işlerini yürütemedi. Derdinden yataklara düştü ve vefat etti. Mustafa Kemal, daha 7 yaşında babasını kaybetmiş ve yetim kalmıştı. Zübeyde Hanım oğlu Mustafa ve iki kızı ile yalnız kalmıştı. Bir süre Langaza’da kardeşinin çiftliğinde yaşadı. Hayatta kalan tek oğlu Mustafa, zeki bir çocuktu, öğrenme konusunda çok tutkuluydu. Zübeyde Hanım, Langaza’da küçük oğlunu, önce bir hocanın yanına gönderdi. Ancak bu geleneksel eğitim zeki Mustafa’yı tatmin etmiyordu. Annesi bunun üzerine onu Selanik’te halası Emine Hanım’ın yanına bıraktı. Zübeyde Hanım’ın Selanik’te daha önce yaşadığı büyük evin masrafları ağırdı, bu nedenle aynı sokakta daha küçük bir eve taşındı. Daha önce iki oğlu ve bir kızı kaybederek evlat acısı yaşayan Zübeyde Hanım, 1901’de de küçük kızı Naciye’yi kaybetti. 6 çocuktan geride sadece Mustafa ile Makbule kaldı.

Atatürk, yıllar sonra kardeşleriyle ilgili olarak, “Kardeşlerim arasında en sevdiğim Naciye’ydi. Ben Harbiye’ye giderken kitaplarımı istemişti. Annemden onu okutmasını istemiştim. Ne ablam Fatma’yı, ne ağabeylerim Ahmet ve Ömer’i hatırlayamıyorum. Son ikisi aynı yıl 1883’te ben iki yaşında iken ölmüşler. Naciye, annem gibi sarışın, mavi gözlü, duru beyaz tenli idi. Tipik bir Yörük kızıydı. Makbule’ye hiç benzemezdi” diyecekti.

 

‘Doğum tarihini bilmezdi’
Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk adlı kitabında, şunları anlatır:“Atatürk’ün doğduğu ay ve gününe dair kesin bir bilgi yoktur sanırım. Bir gün anacağı Zübeyde Hanım’a sorduğum zaman:- Babası Ali Rıza Efendi, Paşamın doğumunu evimizdeki Kuran-ı Kerimden birine kaydetmişti. Fakat zevcim  vefat ettiği zaman başucunda yalnız bir Kuran-ı Kerim vardı ve onda da hiç bir yazı yoktu. Belki de kayıtlı Kelam-ı Kadimi devam ettiği camideki hocalardan birine hediye etmiş olacak. Cevabını almıştım. Doğum tarihini Atatürk de bilmezdi.”
‘Kendimi yalnız hissettim’Mustafa Kemal, yıllar sonra arkadaşı Ali Fuat Cebesoy’a şöyle diyecekti:“Babamın vefatı, bizi ayakta tutan kuvvetli bir desteğin yıkılması gibi bir şey oldu. Adeta kendimi yalnız hissettim. Dayım bize çok iyi davrandı. Acımızı unutturabilmek için gayret gösterdi. Çiftlik hayatına karıştım. Tarla bekçiliği yaptığım da oldu. Makbule ile beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuzu ve kargaları kovalamakla uğraştığımızı hiç unutmam. Dayım Hüseyin Ağa, bu gibi vazifeleri sırf biz meşgul olalım diye buluyordu.”Mustafa Kemal Atatürk, 10 Ocak 1922’de Vakit gazetesinde yayımlanan mülakatta ise çocukluk dönemiyle ilgili şunları anlatır:
‘Adın Mustafa Kemal olsun’“Yakınımızda Binbaşı Kadri Bey isminde bir kişi oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey askerî ortaokula devam ediyor ve okul giysisi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle giysi giymeye hevesleniyordum. Sonra sokaklarda subaylar görüyordum. Bu aşamaya ulaşmak için izlenmesi gereken yolun askerî ortaokula girmek olduğunu anlıyordum. O sırada annem Selanik’e gelmişti. Askerî ortaokula girmek istediğimi söyledim. Annem askerlikten çekiniyordu. Asker olmama zorla engel olmaya çalışıyordu. Kabul sınavı zamanı ona sezdirmeden kendi kendime askerî ortaokula giderek sınav verdim. Böylece anneme karşı oldubitti olmuş oldu. Öğretmenimin ismi Mustafa idi. Bir gün bana dedi ki; ‘Oğlum, senin de ismin Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra adın Mustafa Kemal olsun.’ O zamandan beri adım gerçekten Mustafa Kemal kaldı.”
3 ay zindanda yattı
Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi’nden 1896 yılında 15 yaşında mezun oldu. Bu sırada annesi Zübeyde Hanım, Larisa’dan Selanik’e göç eden Reji İdaresi memurlarından Ragıp Bey ile evlenmişti. Atatürk’ün çocukluk arkadaşı milletvekili Mehmet Somer, “Ragıp Bey içgüveysi olarak eve gelir gelmez. Mustafa Kemal münfail (gücenme) oldu. Evi terk ederek Horhorsu Mahallesi’nde oturan öz halası Emine Hanım’ın yanına gitti ve Manastır Askeri İdadisi’ne gidinceye kadar da anasının evine nadiren uğradı” diye o dönemi anlatacaktı. Atatürk, Cumhurbaşkanı olduktan sonra Ragıp Bey için yakın çevresine, “Bana karşı çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi etmiştir. Nazik ve kibar bir insandı” diyecekti.
Manastır Askeri İdadisi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Harp Okulu’ndaki eğitimi başladı. 1905’te yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu.Bu dönemde jurnal ağına takılarak, 3 ay zindanda yattı. Subaylıkta ilk görev yeri 5. Ordu’nun karargâhının bulunduğu Şam oldu. 1907’de memleketi Selanik’in yakınındaki Manastır’da bulunan 3. Ordu’ya atandı. 19 Nisan 1909’da isyanı bastırmak için İstanbul’a giden Hareket Ordusu’nun kurmay başkanıydı.
Selanik’ten ayrılırken ağladı
Mustafa Kemal, İtalya’nın Libya işgali üzerine Trablus’a direnişi örgütlemek için gitmeye hazırlanıyordu. Ali Fuat ile akşam üstü Selanik’te Beyazkule’nin bahçesine oturdular. Mustafa Kemal, o akşam çok mahzundu ve ağlayacaktı. Ali Fuat Cebesoy, o anı şöyle anlatır:- ‘Sen de bir şey var’ dedim, ‘Ne oldu?’- ‘Bir şey yok’ dedi. ‘Fakat müteessirim. Doğup büyüdüğüm Selanik acaba Türkler elinde kalacak mı? Ben eğer Trablus’tan dönersem, yine buralara gelebilecek miyim?’- Ne demek istiyorsun?- Gözleri nemlendi.- ‘Korkuyorum Fuat, korkuyorum.’
Gazeteci kılığında gitti
Mustafa Kemal, 1911 yılında Gazeteci Mustafa Şerif adıyla sahte belge ve pasaportlarla İstanbul’dan yola çıkarak Trablus’a gitti. Burada İtalyan güçlerine karşı başarılı bir direnişi örgütledi. Mısır üzerinden dönüşü sırasında 1912 yılında İskenderiye’de iken Selanik’in düştüğünü öğrendi. Annesi ve kız kardeşi, düşman işgali altındaki Selanik’te idi. Kahrı çok büyüktü. Avusturya ve Romanya üzerinden maceralı bir kara ve deniz yolculuğunun ardından İstanbul’a döndü. Zübeyde Hanım da, kızı Makbule ile birlikte Selanik düşünce İstanbul’a göç edecekti.
Çanakkale geçilmez!
Döndüğü İstanbul, Çatalca’ya kadar ilerleyen Bulgar güçlerinin tehditi altındaydı. Dimetoka ile Edirne’nin geri alındığı savaşlara katıldı. 1913 yılında Sofya Ataşe Militerliği’ne atandı. Sofya’dan döndüğünde İstanbul, bu kez daha büyük bir tehdit altındaydı. Birinci Dünya Savaşı başlamış ve İtilaf Devletleri güçleri, Çanakkale Boğazı’na dayanmıştı. Çanakkale’nin düşmesi, İstanbul’un düşman donanması tarafından işgali demekti. Yarbay rütbesindeki Mustafa Kemal, Çanakkale’de tümenlere komuta edecek ve düşmanı durduracaktı. Türk askerinin kahramanlığı ile Mustafa Kemal’in askeri dehası birleşecek ve tarihe “Çanakkale Geçilmez” diye yazılacaktı.
‘Mustafam kör olmuş’
1 Nisan 1916’da generalliğe terfi etti. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis’in geri alınmasını sağladı. Birinci Dünya Savaşı, geniş bir coğrafyada sürüyordu. Ve Mustafa Kemal Paşa da, bir cepheden ötekine koşuyordu. Filistin Cephesi’nde dağılan Türk ordusunu bugünkü Suriye sınırında derleyip toparladı. Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanı olduğu sırada sarılık hastalığı geçirdi ve Halep’te tedavi altına alındı. İstanbul’da, Mustafa Kemal’in çöl kumu nedeniyle kör olduğu söylentisi yayıldı. Evladının kör olduğu söylentileri kulağına gelen Zübeyde Hanım, yanına evlatlığı Abdürrahim’i alarak kara trenle bir hafta süren yoluculuk yaparak Halep’e gitti. Evladını gördü, sardı, kokladı ve İstanbul’a geri döndü. Mustafa Kemal, Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’a döndü. Anne oğul yıllar sonra yeniden birbirine kavuştu. Evde bayram havası vardı. Mustafa Kemal’in gelişi nedeniyle Rumeli börekleri, irmik helvaları hazırlandı. Ancak Mustafa Kemal için işgal altındaki İstanbul’da yaşamak tahammül edilemez bir kahırdı.
Yer sofrasında veda
Samsun’a hareket günü olan 16 Mayıs 1919, cumaya denk gelmişti. Genç Paşa, o gün son resmi görüşmelerinin ardından evine gitti.15 Mayıs günü İzmir’in işgali başlamıştı. Tarifsiz bir keder içindeydi. 15 Mayıs 1919 akşamında İstanbul’da sadece annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule Hanım ile yalnız kalmak istedi. Zübeyde Hanım’ın karyolasının yanında yer sofrası hazırlandı. “Anneciğim. Ben gidiyorum... Buraların da Selanik gibi olmak ihtimali vardır. Ben gittikten sonra yanılıp da sokağa çıkmayın. Benim işim mühim. Bu işte muvaffak olabilmem için huzuru kalple çalışmam lazım… Beni merak ve endişede bırakmayın. Giderken gözüm arkada kalmasın. Elimi, ayağımı bağlamayın. Memleket için çalışırken sizden yana bir üzüntüye duçar olmak istemem” dedi.
Zübeyde Hanım, kalbindeki sıkışıklıkla fenalaştı. Doktor Rasim Ferit Bey çağrıldı. O gece uykusuz geçti. Sabah olduğunda kendisine gelen Zübeyde Hanım, Samsun’a uğurladığı biricik oğlunun ardından kızı Makbule’ye; “Sen asker kardeşisin. Ayıp, ağlanır mı hiç askerin ardından? Üzüntünü kimseye belli etme” diyecekti. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’ta Ordu Müfettişi göreviyle Samsun’a vardı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından itibaren aynı yıl içinde Erzurum ve Sivas kongreleri toplandı.
Direnişin karargâhı
Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldi. 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkıp direnişi örgütlemeye başlamasından sonra işgal yönetimine boyun eğen İstanbul Hükümeti’nin dönmesi yönündeki baskıları üzerine askerlikten istifa etmişti. Artık sivil bir önderdi. Ankara’ya adım attığında yetkisini, Sivas Kongresi’nde oluşturulan Heyeti Temsiliye’nin Başkanı olmasından alıyordu. Mustafa Kemal, Ankara’da ilk önce Keçiören’deki Ziraat Mektebi’nde karargâhını kurdu. Kasada sadece 48 kuruş vardı. Mustafa Kemal, 1920 yılının ilk aylarında milli mücadele açısından en zorlu günlerini bu mektep binasında geçirdi. Alt katta, karargâhı koruyan muhafız birliği askerleri kalıyordu. Ayrıca şifre odası ve telgrafhaneyle bir de yemekhane vardı. İstanbul’un kışkırttığı isyanların kara gölgesinin iki adım ötede hissedildiği günlerdi. Bazen telgraf tellerinin kesildiği olurdu. Muhafız birliği tetikteydi. Her an baskın olabilirdi. Mustafa Kemal’le birlikte bir avuç kahraman, bu binanın içinde gece gündüz çalışarak, Milli Mücadele’nin örgütlenmesini sağladı. Mektebin içindeki telgrafhane ile yurdun her yanıyla iletişim kuruldu ve yerel direnişler telgraf telleri aracılığıyla bir çatı altında teşkilatlandırılabildi. 118 gün süren bu zorlu mücadele, 23 Nisan’da 1920’de Meclis’in açılmasıyla farklı bir evreye geçecekti.
İdama mahkûm edildi
11 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal, İstanbul’da toplanan Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edildi. 24 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal’in idam kararını padişah onayladı. İstanbul’daki annesi Zübeyde Hanım, bu zor günlerde evladıyla ilgili idam kararından duyduğu sıkıntı ile felç geçirdi. Büyük önder ve kahraman komutanın kalbi, Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu günlerinde bir yandan İstanbul’daki annesinin tasasına da dayanmak zorundaydı.
Zaferle vatan kurtuldu
Karargâhı Ankara’da kurulan ve Meclis tarafından yönetilen milli mücadele ile emperyalizm destekli Yunan güçleri Sakarya nehri hattından öteye geçirilmedi. 1921 yazındaki Sakarya Savaşı ile Yunan Büyük Taarruzu durduruldu. Sıra artık taarruzla düşmanı Anadolu’dan sökmeye gelmişti. 26 Ağustos 1922 sabahı; plan gereği topçu atışı Kocatepe’den saat 04.30’da başlayacaktı. Ancak gün doğumuna doğru Afyon Ovası’nın üstünde hafif bir sis vardı. Mustafa Kemal bir taşın üstüne oturmuş, savaşın bütün olasılıklarını beyninin kıvrımında hesaplıyordu. Arkasında Fevzi ve İsmet Paşa ile Kolordu Komutanı Bekir Sami Bey duruyordu. ‘Bir milletin zafer duası’ gibi sessiz geçen 30 dakikalık bir bekleyişin ardından sis ağır ağır dağıldı. Saat 05.00 gibi topçunun tanzim ateşi başladı. Tanzim atışı; hedefe gönderilen merminin düştüğü yer hesaplanarak hedefin asıl koordinatlarının belirlenmesine yarayan atış demek. Mustafa Kemal, ayağa kalktı ve Allah’a yakardı:
“Rabbim! Yunanlıların kazandığını gösterme bana! Onlar kazanacaksa gökkubbe başıma yıkılsın, daha iyi. Anam! Bize dua et!”26 Ağustos’ta başlayan büyük saldırı, 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlandı. 30 Ağustos 1922’deki büyük zafer ile vatanın kurtuluşu sağlandı. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması, yeni Türk Devleti’nin uluslararası  arenada tescili oldu. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Atatürk, yeni Türk Devleti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Kısa sürede yoksul Anadolu’nun içinden yeni ve modern bir devletin filizlenmesini sağladı. Soyadı kanunu çıkınca 24 Kasım 1934’de Meclis tarafından Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı verildi.
Son raporAtatürk’ün hastalığıyla ilgili hekimlerin son raporunda, “Reisi Cumhur Atatürk’ün umumi hallerindeki vehamet dün gece saat 24.00’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün 10 İkinciteşrin (Kasım) 1938 perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir” ifadesi yer aldı. Naaşı, 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi’nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra ise 10 Kasım 1953’te ebedi istirahatgâhına defnedildi.
SON ARZUSU
Atatürk’ün manevi kızlarından Tarihçi Prof. Dr. Afet İnan, Anıtkabir’in tamamlanmasından 3 yıl önce, hem radyoda hem de dönemin önemli yayın organı Ulus Gazetesi’nde “Atatürk’ten Hatıralar ve Onun Anıt-Kabri İçin Düşünceler” konulu bir dizi söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşilerde Atatürk’ün kendi ölümü ve belirlenecek mezar yerine ait bizzat tanık olduklarını anlatan Afet İnan konuya ilişkin olarak Türk Tarih Kurumu’nun Nisan 1959 yılındaki Belleten Dergisi’nde de bir yazı kaleme aldı. Afet İnan, Belleten dergisinde yayımlanan 12 sayfalık hatıratında Atatürk’ün söylediklerini şöyle aktarıyor:
“Gömülme için, kat’i bir vasiyeti olmadığından, yine aynı gece ‘Beni milletim istediği yere gömsün’ diye tekrarlamış ve Çankaya’yı kendisinin mezarı olarak istemekten derhal vazgeçmişti. Atatürk, burada insani bir hisle yaşadığı yere bağlılığını ifade etmişti. Ancak mezarı olacak yer için, bir dileğini başka hiç bir zaman, vasiyet şeklinde bizlere bildirmedi ve bu geceden sonra Çankaya’ya gömülme meselesini tekrar ettiğini hiç işitmedim. Benim anladığıma göre, Çankaya’nın kendi hatıralarının yaşadığı ve yaşayacağı bir yer olarak kalmasını arzu etmiştir.”
‘İki yerden bahsedildi’“Atatürk’ün kabri için, sağlığında benim bildiğim, iki yer bahsedilmişti. Biri Büyük Millet Meclisi’nden istasyona inen cadde üzerindeki yuvarlak yer. Diğeri Çankaya’daki yeni köşkün mermer havuzu. Bir akşam Atatürk’ün etrafında toplananlar arasında, onun fâni oluşu üzerinde durulmuş ve bilhassa kendisi 1926 suikast teşebbüsünden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti. ‘Benim nâçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır’ dedikten sonra, ‘milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın’ demişti. Meclis’in altındaki yuvarlak yeri ortaya atan zat’a ise, ‘iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem.”
“Hastalığının ağırlığını müdrikti ve belki kurtulamayacağını biliyordu. Fakat etrafındakilere ümitsizlik vermek istemediğinden, yaşayacağı yeni muhitler arar gibi idi. Ancak bu gün anlıyorum ki yeşilliğin ebediyetinde son uykusunu uyumak arzusunu, bana vasiyet etmek istemişti. Atatürk’ün yeşile hayranlığı, Faruk Nafiz’in şiir parçasını tekrarladığı zamanlarda ne kadar belli olurdu. Son arzusu ile çam ağaçları ve yeşillikler arasında olmaktı. Atatürk’ün kabir yeri hakkındaki bu iki müşahhas hatırama şunları da eklemek isterim: Son hastalık günlerinde hasret çektiği yer, bir çam ormanlığı idi. Buna vesile veren, kendisine hediye edilmiş, bir ormanlık ve çayırlığı gösteren tablodur.”
Atatürk’ün kendi el yazısıyla hazırladığı vasiyetnamesi.5 Eylül’de vasiyetini kaleme aldı Atatürk’ün 5 Eylül 1938’de el yazısıyla kaleme aldığı vasiyetnamenin içeriği ise Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun internet sayfalarında yayınlandı. Orijinal vasiyetnamenin içeriği şöyle: “Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleriyle Çankaya’daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi’ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum.”Vasiyetnamede diğer maddeler ise Atatürk’ün el yazısıyla şöyle sıralanıyor:1-Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.2-Her seneki nemadan, bana nisbetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule’ye ayda bin, Afet’e 800, Sabiha Gökçen’e 600, Ülkü’ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile’ye şimdiki yüzer lira verilecektir.3-Sabiha Gökçen’e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.4-Makbule’nin yaşadığı müddetçe Çankaya’da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.5-İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.6-Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil kurumlarına tahsis edilecektir.
Ankara’yı kucaklayan tepe “Bugünkü Anıtkabir yerine gelince, orası için olan hatıram da şöyledir: M. Kemal, Ankara’yı karış karış gezer ve her yerini çok iyi tanırdı. Hattâ otomobille civarda gezintiler yaparken, düz yollardan gitmekten canı sıkılır ve şoföre ekseriya ‘Sür’, diyerek, düzlükler ve bayırlara saptırırdı. O, bu hareketleriyle Ankara’nın görünüşünü çeşitli noktalardan mütalaa etmek ister ve bilhassa kalenin eski stratejik durumunu daima mütalaa ederdi. Türkiye Cumhuriyeti’ne devlet merkezi olarak seçtiği Ankara’nın coğrafî ve tarihî yerini tam olarak tespit etmek isterdi. 1930 yılında bahar mevsiminde, Muhafız Kıtalarının bir manevra yapacağını haber vermişlerdi. Atatürk, beni oraya gönderdi. Kıt’alar havagazı fabrikası civarında mevzi almış ve hücuma hazırlanıyorlardı. O zamanlar tamamen boş olan bu yerden, hücuma kalkan askerlere kumandanın verdiği hedef, ‘Rasat-Tepe’ idi. Buraya kadar manevrayı takip ederek, Rasat-Tepeye çıktığımız vakit, yağmur başlamıştı. Fakat ben manevra kritiğini dinledikten sonra etrafa bakmaktan kendimi alamamış ve Ankara’yı şehir olarak buradan görmenin hususiyetine dikkat etmiştim. Bu müşahademi Atatürk’e de anlattım. Ondan sonra bir gün oradan hep beraber Ankara’yı ve civarını seyrettik. O, bu tepenin bilhassa kaleye bakan yamacını pek beğenmiş ve kalenin semaya mürtesem duruşunun buradan en iyi görüldüğüne işaret etmişti. Hakikaten bu yer eski ve yeni Ankara’nın en merkezi bir tepesidir. Oradan şehrin her tarafını insan, gözleriyle kucaklar ve Atatürk’ün de sağlığında bilhassa kaleye karşı beğendiği en hâkim bir yerdir. Aynı zamanda Atatürk’e kabir olarak seçilen bu yer, öteden beri Anadolu toprağında yaşayanlara mezar olmuş bir yerdir. Dolma bir yığıntıdır. Nitekim toprak tesviyesi yapılırken Frigya devrine (M.Ö. VII) ait iki tümülüs içlerinde eşyalarıyla beraber TTK tarafından tetkik edilerek meydana çıkarılmıştır.”
Anıtkabir’e nakil sırasında neler yaşandı?Anıtkabir eski Müze Komutanı Tarihçi Doç.Dr. Ali Güler’in “Sorularla Atatürk’ün Hastalığı ve Ölümü” başlıklı kitabında Ata’nın naaşının Anıtkabir’e nakli sırasında yaşananlar şöyle anlatılıyor: “Atatürk’ün Anıtkabir’e nakil törenine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, İsmet İnönü, TBMM. Başkanı Şükrü Saraçoğlu ve Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan başta olmak üzere; bütün mülki ve askeri erkân ile kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Atatürk’ün İstiklal Madalyası, Tuğamiral Şerafettin Karapınar tarafından taşınıyordu. Top arabasına konulan Harbiyeli Mustafa Kemal’in naşını 1953 mezunu Harbiyeliler çekiyorlardı. Tabut alınarak, daha önce vatan toprakları ile hazırlanmış bulunan mezara baş kısmı batıya, ayak kısmı doğuya gelecek şekilde indirildi. Saatler 13.30’u gösteriyordu. Gömme işi ile meşgul olan Diyanet İşleri Başkanlığı temsilcisi mezara girerek tabutun kapağını açtı. Ata’nın naşını hafif sağına, Kıbleye çevirdi. Yürümekte zorluk çeken Atatürk’ün kız kardeşi Makbule hanım, Milli Eğitim Bakanı Rıfkı Salim Burçak’ın yardımıyla geldi. Ağlayarak, ağabeyinin mezarına toprak attı ve su serpti.
O sıra görevli olarak bulunan öğrenci temsilcisi Yekta Güngör Özden koluna girerek çıkmasına yardımcı oldu. Bu arada, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın eşlerinin gönderdiği sure yazılı bir kâğıt Daire Müdürü Memduh Bey tarafından toprağa karıştırıldı. Ayrıca, Mozole’nin girişinde sağ ve solda yer alan Onuncu Yıl Nutku ve Gençliğe Hitabe’nin yazı şablonlarını da hazırlamış bulunan Prof. Dr. Emin Barın’ın ceylan derisi üzerine hat sanatının incelikleriyle yazdığı Atatürk’ün ölüm raporu bir gümüş muhafaza içinde mezara konuldu.”
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Erzurum Olay | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 532 414 82 11 0 538 776 25 25