Zamanın İçinde Büyüyen Şehir ve Erzurum’un Sessiz Hafızası

Son günlerde kamuoyunda tartışılan Çifte Kardeşler Türbesi ve Kabristanı çevresindeki dönüşüm çalışmaları, aslında yalnızca bugüne ait bir mesele değildir. Bu konu, Erzurum'un yüzyıllardır devam eden şehirleşme serüveninin ve mekânsal dönüşümünün bir yansımasıdır. Meseleyi tek bir kurumun kararı, tek bir dönemin uygulaması veya belirli kişilerin tercihleri üzerinden değerlendirmek, şehrin gerçek hikâyesini eksik okumak olur.

Çünkü Erzurum'un tarihi, aynı zamanda mezarlıklarla birlikte büyüyen bir şehrin tarihidir.

Bugün konuyu daha sağlıklı değerlendirebilmek için merhum( Profesör) Doç. Dr. Zeki Başar'ın Cumhuriyet'in 50. yılı münasebetiyle hazırladığı ve 1973 yılında Ankara'da yayımlanan "Erzurum'da Eski Mezarlıklar ve Resimli Mezar Taşları" adlı kıymetli esere müracaat etmek yeterlidir. Bu çalışma yalnızca mezar taşlarını inceleyen bir eser değil, aynı zamanda Erzurum'un tarihî yerleşim dokusunu ve eski mezarlık alanlarını ortaya koyan önemli bir kaynak niteliğindedir.

Bu eserde; Acem Mezarlığı, Araplar Düzü, Bahçe (Deliler Konağı), Ceylanoğlu, Çapanoğlu, Çifte Kardeşler, Çürüklük (Hüsü Ağa), Deli Ömer, Derviş Efendi, Deve Yokuşu, Fil Köprüsü, Gümüşgöz, Hacı Cuma, Hacı Kurban, Hasan-ı Basri, Harput Kapısı, İstanbulkapı, Kavak, Kavakkapı, Kayserilioğlu, Kelkümbet, Köşk, Leblebici, Mahmutpaşa, Maksut Efendi, Mangaser, Sıktaşlar, Öksürük Baba, Sabunhane, Tepe, Toprak Tabya, Yeşilark, Üç Kümbetler, Yarımca, Yoncalık ve Maşatlık gibi çok sayıda mezarlığın sınırları ve kapsadığı alanlar ayrıntılı biçimde gösterilmiştir. Bunlara ilaveten şehirdeki cami hazireleri de çoğu zaman küçük birer mahalle mezarlığı niteliğindeydi.

Bugün birçok Erzurumlu için yalnızca bir semt, bir mevki veya bir mahalle adı gibi görünen bu yerler, aslında geçmişin büyük kabristan alanlarıdır.

Eski Erzurum'da mezarlıklar hayatın dışına itilmiş alanlar değildi. Mahallenin, caminin ve günlük yaşamın ayrılmaz parçalarıydılar. İnsanlar ölüleriyle aynı mahallede yaşar, aynı sokaklardan geçer, aynı manevi iklimi paylaşırdı.

Fakat zaman değişti.

Nüfus arttı, göçler hızlandı, yeni konut ihtiyacı ortaya çıktı. Sur içi Erzurum'un sınırları dar gelmeye başlayınca şehir tabii olarak genişledi. Önce mezarlıkların kenarları mesken tutuldu. Sonra çevreleri yapılaştı. Ardından mezarlıkların bir kısmı mahallelerin içinde kaldı. Kerpiç evler yapıldı, damlar kuruldu, gece kondular..sokaklar açıldı.

Bu dönüşüm bir gecede yaşanmadı.

Ne bir emirle ne de tek bir kararla gerçekleşti.

Bir asrı aşan sessiz bir süreç içerisinde diriler, ölülerin mekânlarına doğru genişledi. Şehir büyüdükçe mezarlıklar küçüldü. Mahalleler genişledikçe kabristanlar daraldı.

Aslında bugün yaşadığımız tartışmaların özeti şu cümlede gizlidir:

Diriler, zamanla ölülerin yerini aldı.

Belki de halk arasında farkına varmadan işleyen anlayış buydu:

"Git biraz öteye..."

Ev yapmak için biraz öteye, yol açmak için biraz öteye, mahalle kurmak için biraz daha öteye...

Derken şehir büyüdü.

Fakat Erzurum mezarlıklarının uğradığı tahribat yalnızca şehirleşmeyle açıklanamaz.

Bu süreç daha önce başlamıştı.

Rus işgali yıllarında ve sonrasında şehrin tarihî dokusunu oluşturan birçok yapı gibi mezarlıklar ve mezar taşları da büyük zarar gördü. Kaynaklarda, özellikle kitabeli ve nakkaşlı mezar taşlarının tahrip edildiği, bir kısmının sökülerek farklı yapılarda kullanıldığı ve görünür Türk-İslam eserlerinin ortadan kaldırılmaya çalışıldığı yönünde bilgiler yer almaktadır. Savaş yıllarının karmaşası içerisinde yaşanan yıkımlar ve bölgede faaliyet gösteren silahlı Ermeni gruplarının eylemleri de bu tarihî mirasın korunmasını daha da güçleştirmiştir.

Oysa bu mezarlıklar yalnızca defin alanları değildi.

Onlar aynı zamanda bu toprakların tarihî hafızasıydı.

Nitekim Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kaynaklarda Erzurum'da gayrimüslimlere ait başlıca iki mezarlık alanından söz edilirken, şehrin dört bir yanı Türk mezarlıklarıyla çevriliydi. Bu durum, dönemin yabancı gözlemcilerinin de dikkatini çekmiştir.

1919 yılında Amerika Birleşik Devletleri Senatosu'na bilgi vermek amacıyla General James G. Harbord başkanlığında Erzurum'a gelen heyet, şehrin sosyal ve tarihî durumunu yerinde incelemiştir. Heyete şehir gezdirilmiş, savaşın ve işgal yıllarının bıraktığı izler gösterilmiş, Ermeni mezalimine dair bilgiler aktarılmıştır.

Merhum Cevat Dursunoğlu'nun "Millî Mücadelede Erzurum" adlı eserinde nakledildiğine göre, heyetle yapılan görüşmeler sırasında dönemin Belediye Reisi Zakir Bey Gürbüz söz alarak şehrin çevresindeki geniş mezarlıkları işaret etmiş ve yaklaşık olarak şu anlamda konuşmuştur:

"Şu gördüğünüz geniş taşlıklar Türk mezarlıklarıdır. Şehrin diğer taraflarında bunların kat kat fazlası vardır. Bir de duvarla çevrili küçük bir mezarlık vardır ki o da Ermeni mezarlığıdır. Şimdi anladınız değil mi? Kim az kim çok..Bu adamlar ölülerini yemediler ya..."

Bu sade fakat güçlü ifade, bazen uzun istatistiklerden daha etkili olmuştur.

Çünkü mezarlıklar yalan söylemez.

Onlar kimlerin yaşadığını, kimlerin bu topraklarda nesiller boyunca var olduğunu sessizce anlatırlar.

Bugün Çifte Kardeşler çevresinde yaşanan tartışmaların belki de en kıymetli tarafı, şehrin unuttuğu bazı tarihî gerçekleri yeniden öğrenmemize vesile olmasıdır.

Nitekim yıllardır "Çifte Kardeşler" adıyla bildiğimiz mezarların aslında kardeşlere ait olmadığını da bu süreçte yeniden öğrenmiş olduk.

Tarihî kayıtlara göre burada medfun bulunan kişiler, Miladi 1333 yılında vefat eden Erzurum Kadısı Fahrettin Davut ile kendisinden yaklaşık yirmi yıl önce vefat eden eşi, dönemin ilim sahibi İbrahim kızı Zahide Hatun'dur. Halk arasında "Çifte Kardeşler" adının yerleşmesinin sebebi ise mezar sahiplerinin kardeş olması değil, baş ve ayak taşlarının birbirine benzer şekilde düzenlenmiş olmasıdır.

Böylece bir şehir efsanesinin yerini tarihî gerçek almıştır.

Aslında bu durum Erzurum'un hafızasına dair başka bir gerçeği de ortaya koymaktadır.

Şehir zamanla yalnızca mezarlıklarını değil, o mezarlıklarda yatan insanların hikâyelerini de unutmuştur.

Geriye yalnızca isimler, rivayetler ve yarım kalmış hatıralar kalmıştır.

Bugün üzerinde yaşadığımız eski mahallelerin önemli bir bölümü, geçmişte mezarlıklarla iç içe bulunan alanlardan oluşmaktadır. Şehir, kendi hafızasının toprağı üzerinde yeniden kurulmuştur.

Aradan geçen yıllar içerisinde bu alanlarda yükselen yapılar da ekonomik ömrünü tamamlamıştır. Depreme dayanıksız konutlar, yetersiz altyapı ve modern şehircilik ihtiyaçları yeni dönüşümleri zorunlu kılmaktadır.

Dolayısıyla bugün yaşananları yalnızca bugünün meselesi olarak görmek eksik olur.

Bu, yüzyıllardır devam eden bir şehirleşme hikâyesidir.

Fakat bu hikâyeden çıkarılacak önemli bir ders vardır.

Geçmişi yok sayarak gelecek kurulamaz.

Erzurum'un mezarlıkları yalnızca geçmişin hatırası değildir; aynı zamanda bu şehrin hafızası, kimliği ve tarihinin taşlara kazınmış arşividir.

Belki de bundan sonra Erzurum sokaklarında yürürken attığımız her adımı biraz daha dikkatli atmalıyız.

Çünkü bu şehirde çoğu zaman bir sokağın altında bir mahalle, bir mahallenin altında bir mezarlık, bir mezarlığın altında ise asırların hikâyesi yatmaktadır.

Acem'den Kavak'a, Kelkümbet'ten Üç Kümbetler'e, Maşatlık'tan Çifte Kardeşler'e kadar uzanan bu büyük sessiz miras, Erzurum'un gerçek hafızasıdır.

Yetkililer ve ilgililer en azından yok olmuş olsalar dahi mezarlıkların geçmişte bulundukları yerlerde küçük birer işaretle yeni nesil ve geleceğe aktarmak adına bu mahal bilgilerini bir hatıra olarak yaşatmalıdır.

Cümle geçmişlerimize rahmet olsun.

Ve unutmayalım:

Şehirler yalnızca yaşayanların değil, kendilerinden önce yaşamış olanların da emanetidir.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Köşe Yazıları