TEHDİT ÇİN’SE, BAHANELER NEDEN HEP BAŞKA?

Artık kimse yüksek sesle söylemiyor ama herkes biliyor:

ABD için asıl tehdit İran değil, Venezuela değil, hatta Rusya bile değil.

Asıl büyük, uzun vadeli ve sistemik tehdit Çin.

Ve ABD bu gerçeği doğrudan söylemek yerine, yıllardır aynı yönteme başvuruyor:

Bahaneler üretiyor.

Orta Doğu’da “nükleer tehdit”,

Latin Amerika’da “uyuşturucu kartelleri”,

Asya’da “demokrasi ve insan hakları”.

Ambalaj değişiyor, hedef değişmiyor.

Çin bugün ABD’nin kurduğu küresel ekonomik düzeni ilk kez bu kadar ciddi biçimde zorluyor. Üretimde, ticarette, teknolojide ve en önemlisi enerjiye erişimde alternatif bir sistem kurmaya çalışıyor. İşte Washington’u asıl panikleten nokta burası.

Çünkü Çin’in zayıf karnı belli:

Enerji.

Bu yüzden ABD’nin hamlelerine dikkatli bakmak gerekiyor. İran, Venezuela ve hatta dolaylı biçimde Orta Doğu’daki birçok kriz, tek tek ülkelerle ilgili değil; Çin’in enerji damarlarıyla ilgili.

Venezuela bu haritanın Latin Amerika’daki kilit noktası. Dev petrol rezervleri, Çin’le yapılan uzun vadeli anlaşmalar, dolar dışı ticaret denemeleri… Caracas, Pekin’in ABD arka bahçesinde attığı en cesur adımlardan biri. O yüzden bir anda Venezuela “uyuşturucu devletine” dönüşüyor. Karteller, suç dosyaları, yaptırımlar… Tanıdık bir senaryo.

İran ise aynı oyunun Orta Doğu’daki versiyonu. Nükleer söylem yıllardır masada. Ama şu soruyu sormadan bu tartışma eksik kalıyor:

Eğer mesele gerçekten nükleer silahlarsa, İsrail neden bu denklemin dışında?

İsrail, Orta Doğu’nun tek fiilî nükleer gücü. Resmî olarak kabul edilmese de herkes biliyor. Peki ABD neden İsrail’in nükleer kapasitesini durdurmaya çalışmıyor? Neden yaptırım yok, neden tehdit yok, neden “küresel güvenlik” söylemi devreye girmiyor?

Cevap basit ama rahatsız edici:

Çünkü mesele nükleer silah değil.

Mesele kimin elinde olduğu.

İsrail, ABD’nin bölgedeki ileri karakolu. İran ise Çin ve Rusya’yla enerji ve ticaret yapan, Batı sisteminin dışında kalmaya çalışan bir aktör. Aynı teknoloji, aynı silah; ama biri “tehdit”, diğeri “müttefik”.

İşte çifte standart tam da burada başlıyor.

ABD, Çin’i doğrudan durduramayacağını biliyor. Ne askeri olarak ne de ekonomik olarak bu iş kolay. Bu yüzden dolaylı bir strateji izliyor:

Çin’in etrafındaki ülkeleri baskılamak,

enerji kaynaklarını sorunlu hâle getirmek,

ticaret hatlarını kırılganlaştırmak.

Venezuela’da bu uyuşturucu söylemiyle yapılıyor.

İran’da nükleer tehdit başlığıyla.

Orta Doğu genelinde ise İsrail’in güvenliği üzerinden.

İsrail bu tabloda yalnızca bir ülke değil; ABD’nin bölgesel denge aracı. İsrail’in nükleer gücü sorun değil, çünkü o güç ABD’nin kontrol ettiği bir denge unsuru. İran’ın nükleer kapasitesi ise kontrol edilemeyen, Çin’le temas hâlinde olan bir risk.

Bu yüzden mesele şu soruya dayanıyor:

Kim sistemin içinde, kim dışında?

ABD’nin derdi gerçekten uyuşturucu olsaydı,

Venezuela tek başına hedef olmazdı.

Derdi gerçekten nükleer silah olsaydı,

İsrail bu tartışmanın merkezinde olurdu.

Derdi gerçekten insan hakları olsaydı,

müttefik–rakip ayrımı bu kadar net olmazdı.

Gerçek şu:

ABD, Çin’i stratejik olarak yavaşlatmak ve mümkünse geriletmek istiyor.

Bunu da doğrudan Çin’le çatışarak değil, Çin’e nefes aldıran coğrafyaları baskılayarak yapıyor.

Bugün Venezuela.

Dün İran.

Yarın başka bir ülke.

Ve her seferinde aynı cümle:

“Başka seçeneğimiz yoktu.”

Oysa seçenek hep vardı.

Ama o seçenek, küresel düzenin sorgulanmasını gerektiriyordu.

Bu yüzden dünya bir kez daha hikâyelerle oyalanıyor.

Uyuşturucu, nükleer tehdit, güvenlik, demokrasi…

Ama asıl savaş, çoktan başka bir yerde sürüyor:

ABD ile Çin arasında, sessiz ama sert bir küresel hesaplaşma.

Ve bu hesaplaşmada mesele kim daha haklı değil;

kim sistemi belirleyecek meselesi.

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Köşe Yazıları