GELECEĞE OLTA ATANLAR VE YAN GELİP YATANLAR
Erzurum’da, Atatürk ve Teknik Üniversitemizden kıymetli akademisyen dostlarla hasbihal ederken bir memnuniyetimi dile getirdim: Bilimsel makaleleri dünyanın en prestijli hakemli dergilerinde yayımlanan hocalarımızın çokluğuyla iftihar ediyorum. Elbette nicelik tek başına bir başarı kıstası değil. Bu yayınların ne kadarının atıf aldığı, patente dönüştüğü, yeni buluşların kapısını araladığı ve evrensel bilime ne düzeyde katkı sunduğu asıl meseledir.
Görüşlerine itibar ettiğim, yayınlarıyla üniversitemizi dünya çapında temsil eden ve bu başarılarıyla Rektörlük makamınca da taltif edilen dostlarım da bu görüşüme hak verdiler. Hazır dünya biliminin nereye evrildiğini analiz edebilen bu seçkin heyeti yakalamışken, Türk akademisinin en sancılı bulduğum yanını biraz da mizahla karışık masaya yatırdım.
Bilimin İbadet Aşkıyla Koşanları
Dedim ki: Kıymetli hocalarım, öğrenciliğimden beri dikkatimi çeker; bazı profesörler saçlarına düşen aklara rağmen bir öğrenci heyecanıyla gecesini gündüzüne katıyor. Ömürlerini laboratuvarların kasvetli ama kutsal havasında, kütüphanede adeta bir ibadet aşkıyla bilim üretmeye adıyorlar. Unvanlarının getirdiği saygınlığın altına düşmemek için gösterdikleri bu titizlik, Türk bilimini ayakta tutan asıl sütundur.
Bu hocalarımızın alın teri ve zihin nuru olan makaleler, dünya arenasında yüz akımız oluyor. Onların kürsüleri, yeni bilim insanları için birer "merkez üssü" niteliğinde. Nihayetinde akademisyenlik bir usta-çırak ilişkisidir ve bu hocalarımız aldıkları her kuruşu analarının ak sütü gibi helal ettiriyorlar.
Profesörlük Bir "Emeklilik Makamı" mıdır?
Ancak madalyonun öbür yüzü oldukça karanlık. Bazı akademisyenlerin bilimsel üretim süreci, maalesef "Profesör" unvanını alınca aniden duruyor. Öyleleri var ki, emekli oluncaya kadar ne bir özgün araştırmaya imza atıyor ne de dikkate değer bir yayın yapıyorlar. Birer "bilgi nakliyecisi" olmaktan öteye geçemiyorlar.
İşin acı tarafı şu: Kimse çıkıp da "Arkadaş, yıllardır bu kürsüdesin, bu saygın unvanı taşıyorsun; peki bilim dünyasına ne kattın, kaç tez yönettin, kaç atıf aldın?" diye sormuyor. Akademide üretimsizliğin ne bir yaptırımı ne de gerçekçi bir performans değerlendirmesi var. Üniversitelerimiz, bazıları için maalesef birer "yan gelip yatma oteli" haline gelmiş durumda.
Devrim Niteliğinde Bir Reform Şart.
Lafı uzatmadan sadede geleyim:
Türk yükseköğretiminde devrimsel bir reforma ihtiyaç var.
*Doçentlik ve Profesörlük unvanları "çakılı kadro" olmaktan çıkarılmalı ve performans bazlı sözleşmeli hale getirilmelidir.
- Üç yıllık periyotlarla; makale sayısı, atıf oranları, yönetilen tezler ve patent çalışmaları objektif kriterlerle puanlanmalı.
- Belli bir çıtanın altında kalanların sözleşmesi yenilenmemeli.
- Ulusal ve uluslararası düzeyde ilişkiler kuran, yayın ve proje üreten akademisyenler için laboratuvar altyapıları ile maddi ve kurumsal destek imkânları oluşturulmalı, mevcut olanlar ise nitelik ve nicelik bakımından artırılmalıdır.
- Öğretim üyesi seçim ve atamalarında, adayların akademik performans puanlarının, başvurdukları anabilim dalına ait ortalama akademik puanın altında olmaması şartı aranmalı; bu şartı sağlamayan adayların öğretim üyesi kadrolarına atanmaları yapılmamalı.
- Dünya örneklerinde olduğu gibi; bilim insanı, unvanına değil, güncel üretimine göre konumlandırılmalı.
"Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" düsturu, en başta bilim yuvalarında karşılık bulmalıdır. Bir ekleme yapalım: Hiç çalışanla çalışmayan bir olur mu? Yükseköğretim Kurulu (YÖK), bilime ömrünü adayanlarla yan gelip yatanları aynı kefeye koyma adaletsizliğine son verecek yasayı derhal parlamentoya sunmalıdır. Geleceğe olta atan gerçek bilim insanlarının hakkını korumanın tek yolu budur.




Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.