RAMAZAN VE KUL HAKKI: VİCDANIN TERAZİSİ
Kul hakkı, insanın omzuna yüklenmiş görünmez bir emanettir. Ne mahkeme duvarlarına asılır hükmü ne de zamanla silinir vebali… O, kalbin en derin yerine yazılır; mürekkebi niyet, şahidi vicdandır. Ramazan ayı ise o yazıyı okumak için bize verilmiş ilâhî bir duraktır. Oruç mideyi susturur; fakat kalpteki hesabı konuşturur.
Tasavvuf ehli der ki: İnsan yalnız Rabbine karşı değil, O’nun yarattığı her kula karşı da mesuldür. Çünkü her yüz, ilâhî bir nakşın tecellisidir. Bir gönlü incitmek, nakkaşın sanatına dokunmaktır. İşte kul hakkı bazen bir lokma, bazen bir söz, bazen de bir bakıştır. Kimi zaman alın teridir; kimi zaman haysiyettir; kimi zaman da sessizce dökülen bir gözyaşıdır.
Yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve yakınlara vermeyi emreder…” (Nahl 16/90)
Adalet yalnız hüküm sahiplerine değil, her kalbe emredilmiştir. Kul hakkı, adalet terazisinin en hassas kefesidir. Bir kalbi kırmak, bir emeği görmezden gelmek, birinin arkasından incitici söz söylemek… Hepsi o terazide tartılır.
Bugün kul hakkı yalnız gasp edilen mal değildir. Çalışanın alın terini geciktirmek, sosyal medyada bir iftirayı paylaşmak, trafikte birine bilerek yol vermemek, bir öğrencinin emeğini küçümsemek… Hepsi görünmez ama kaydedilen dosyalardır. İlâhî adalette “küçük şey” yoktur.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:
“Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, malı veya başka bir hakkı varsa, altın ve gümüşün bulunmadığı gün gelmeden önce onunla helalleşsin.” (Buhârî, Mezâlim 10)
Ramazan, helalleşmenin mevsimidir. Çünkü bu ay nefsin kabuğunu inceltir. Aç kalan insan anlar ki, sahip olduğu her şey emanet… Susuz kalan insan hisseder ki, bir yudum suya muhtaç olduğu gibi bir helalliğe de muhtaçtır.
Fakat burada kendimize zor bir soru sormalıyız:
Namaz safında omuz omuza durup, ticarette kulun omzuna basan bir dindarlık bizi kurtarır mı? Oruçla aç kalıp, başkasının hakkını yiyerek doyan bir vicdan, açlığın hikmetini gerçekten anlamış mıdır? Ramazan, takvimi değil karakteri değiştirmiyorsa, sadece aç kalmışızdır.
Efendimiz bir başka hadisinde asıl müflisi tarif eder:
“Müflis; kıyamet gününde namaz, oruç ve zekât sevaplarıyla gelir; fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiştir… Hak sahiplerine sevapları verilir…” (Müslim, Birr 59)
En tehlikeli insan, ibadet ettiği hâlde helalleşmeye ihtiyaç duymadığını düşünen insandır. Çünkü o, günahını değil kendini savunur. Ne hazindir ki insan, ibadetle topladığını bir kırgınlıkla kaybedebilir. İşte bu yüzden Ramazan geceleri yalnız teravihle değil, muhasebe ile de ihya edilmelidir.
Yunus Emre’nin diliyle söyleyelim:
“Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil.”
Gönül, Hakk’ın nazargâhıdır. Orayı inciten, kendi kalbini de karartır. Tasavvuf büyükleri helalleşmeyi “nefsin secdesi” olarak görmüşlerdir. İnsan özür dilerken küçülmez; bilakis arınır. Çünkü tevazu, kul hakkının pasını silen en güzel bezdir.
Kur’ân’da Rabbimiz şöyle buyurur:
“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür; kim zerre kadar şer yapmışsa onu görür.” (Zilzâl 99/7-8)
Ramazan, zerrelerin büyüdüğü aydır. Küçük bir özür büyük bir rahmete, küçük bir iade büyük bir kurtuluşa vesile olabilir.
Öyleyse bayrama varmadan önce kendimize soralım:
Kimin hakkı var üzerimde?
Kimin gönlüne dokundum?
Kimin emeği bende kaldı?
Varsa bir borç, ödeyelim.
Varsa bir kırgınlık, arayalım.
Varsa bir gönül yarası, merhem olalım.
Bayram sabahı yeni elbise giymek kolaydır; asıl zor olan, üzerinde kimsenin ahı olmadan secdeye varmaktır. Üzerimizde bir tek kulun gözyaşı varsa, bayram bizim için sadece takvim değişimidir.
Telefonun ucundaki bir “Hakkını helâl et” cümlesi, belki de mahşer yükünü hafifletecektir. Bir mesaj, bir ziyaret, bir samimi özür… İşte Ramazan’ın bize öğrettiği gerçek infak budur: Gururdan infak etmek.
Unutmayalım: Allah affeder; ama kul affetmedikçe hesap kapanmaz.
Ve bazı borçlar, mahşere bırakılmayacak kadar ağırdır.



Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.