Anadolu’dan Sanata Bakış: “Kartsız”
Görülmek, Sahiplenilmek ve Geleneği Yaşatmak
Sanatın devletle kurduğu ilişki, benim için her zaman hassas bir denge meselesi olmuştur. Bir yanda geleneği koruma sorumluluğu, diğer yanda bu geleneği omuzlayan biz sanatçılara hakkaniyetle yaklaşılması… Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın geleneksel sanat ustalarını “Kültürel Miras Taşıyıcısı” olarak kayıt altına alma uygulamasını bu nedenle çok kıymetli buluyorum. Ancak sahada yaşadıklarım, bu sistemin bazı yönlerinin yeniden düşünülmesi gerektiğini bana açıkça gösterdi.
Yaklaşık yirmi yıldır ebru sanatıyla uğraşıyorum. Yıllar içinde sergiler açtım, çalışmalarım ulusal ve uluslararası haberlerde yer aldı. Bununla birlikte, ebru sanatında farklı arayışlar içine girdim ve Oltu taşını ezerek boya olarak kullanmayı denedim. Sadece denemekle kalmadım, bunu başardım. Hatta bu çalışmamı batıda ebru sanatıyla ilgilenen üstatlara da gönderdim; onlar da denediler ve başarılı oldular. Böylece Oltu taşının sadece ziynet eşyası olarak bilinen siyah görüntüsünün ötesinde, kâğıt üzerinde kahverengi bir renk verdiğini ve yazıya hizmet edebilecek son derece estetik bir ton sunduğunu ortaya koymuş oldum. Bu benim için büyük bir heyecandı. Ancak bu heyecanı, bu emeği ve bu yeniliği o kısa görüşme sırasında jüriye aynı şekilde aktarabildiğimi ne yazık ki düşünmüyorum.
Sanatçılar olarak, merkezi mülakat için illerimizden Ankara’ya gitmek, sadece bir yolculuk değil, uzun ve yorucu bir süreçtir. Yol masrafları, konaklama ve hazırlık için harcanan zaman, günler süren yorgunluk… Hepsi kendi başına bir fedakârlıktır. Birçoğumuz, dosyalarımızı elimizde taşıyarak, heyecan ve kaygı içinde salon kapıları önünde bekledik. Bu bekleyiş belki kısa görünür, ama insana sanki yıllar sürmüş gibi gelir; çünkü o an, yılların emeğinin birkaç dakikalık bir değerlendirmeye sıkıştırıldığı yerdir.
Salon kapılarının önünde dosyalarımız elimizde, birbirimizin yüzünde aynı mahcubiyeti gördük. İçeri girdiğimde ise daha önce hiç karşılaşmadığım bir ortamla karşılaştım. Açıkçası şaşırdım, ne yapacağımı bilemedim. Kendimi bir anda sanki bir mahkeme salonuna çıkmış gibi hissettim. Kim beni değerlendiriyordu, neye göre değerlendiriyordu, doğrusu o an bunu dahi tam olarak kavrayamadım. Sorulan sorulara cevap verdim belki ama o anın baskısı ve heyecanı içinde insan, bildiğini dahi anlatamayabilir. Çünkü sanat dediğimiz şey, tek doğruya indirgenecek bir alan değildir. Kimi kırmızıyı sever, kimi maviyi… Ama o birkaç dakikalık süre içinde, yıllar süren emeğin bu kadar dar bir zamana sıkıştırılması insanı derinden düşündürüyor. Çünkü geriye dönüp baktığımda şunu hissediyorum: Yılların emeği, mücadelesi ve birikimi, birkaç kişinin sizi o an nasıl gördüğüyle sınırlı kalabiliyor.
Çevrem beni ikna edene kadar böyle bir kart için müracaat etmeyi düşünmüyordum. Onların ısrarları ile müracaat ettim; yoksa bir sanatçının birkaç jüri üyesine “Ben sanatçımıyım?” demesi kadar incitici bir başka durum daha olamaz. Olumsuz gelen sonucun aynı günü gelen maile itiraz yazımı ve jürünün yöneltmiş olduğu soruları ve hatırladığım kadarı ile verdiğim cevapları gönderdim. Benim almış olduğum bir karar var: verilen karar değiştirilmedikten sonra yahut burada yazdığım gibi devletim beni kendisi “Evet, seni kaydettim” diyene kadar kendi irademle tekrar bir jüri karşısına çıkmayacağım. Çabam, hakkeden diğer gelenekli sanatçı arkadaşlarım içindir; karınca misali bir damla su taşıyorum…
Ben Anadolu’da yaşayan bir sanatçıyım. Ve çok iyi biliyorum ki burada sanatçı olmak çoğu zaman iki hayatı birden yaşamaktır. Çünkü bu topraklarda en büyük sanat, karnını doyurabilmektir. Bu yüzden birçoğumuz, sanatımızı yaşatabilmek için başka işler yapmak zorundayız. Bir elektrikçi dükkânının arka odasında, bir nalbur tezgâhının hemen yanında ya da küçük bir esnaf dükkânının köşesinde sanatını sürdürmeye çalışan insanlar var. Ben de kendi küçük atölyemde, hayatın içinde var olmaya çalışarak sanatımı icra ediyorum.
Aslında şunu da açıkça söylemek gerekir: Anadolu’da sanattan kazanmak neredeyse imkansızdır. İmkânlar sınırlıdır; malzemeye erişim zordur, kazanç düşüktür, tanınır olmak ve görünürlük sağlamak metropol ve batıya göre çok daha meşakkatlidir. Kendi sanatım üzerinden sosyal medyada gördüğüm erişimler de bunu açıkça gösteriyor. Batıdaki sanatçının sahip olduğu imkânlar ve o imkânların sağladığı görünürlük, ne yazık ki Anadolu’da aynı ölçüde yoktur. Çoğu zaman bu alan, belediyelerin münferit gayret ve çabalarıyla sınırlı kalır; ekonomik anlamda ise ciddi bir karşılık zaten oluşmaz.
Ancak bu bir şikâyet değil, bir tespittir. Anadolu’daki sanatçı da boş değildir; o, Anadolu irfanı ile yoğrulmuştur. Kendini anlatmaktan çok, yaptığı iş ile görünür olur. Bizler, panik ve kazanma hırsına kapılmadan, geleneğimizden kopmadan sanatımızı icra etmeye çalışıyoruz. Devletimizin burada söylemesi gereken şey şudur: “Sizi biliyorum, sizi görüyorum.” Mesele ayrıcalık değil, sahiplenilme meselesidir.
Bu sanatçı kartı, bir imtihan ya da mülakatla alınacak bir belge olmamalıdır. Bu kart, sanatçısını onurlandıran, emeğini ve geleneğe katkısını takdir eden, hatta bazen sanatçının bile haberi olmadan verilmiş bir onur olmalıdır. Çünkü sanat, sınavla değil, yılların emeği ve geleneğin sürdürülebilmesiyle ölçülür.
Burada devreye Kültür ve Turizm İl Müdürlükleri girmeli, sanatçıyı yerinde tespit ederek geçmişini, üretimini, yetiştirdiği insanları ve yerel etkisini değerlendirip Bakanlığa sunmalıdır. İl müdürlüklerinin çabası yanında, Anadolu siyasetçilerinin de bu sürece katkı sağlaması gerekir. Her ilin mutlaka bilinmesi ve yaşatılması gereken bir sanatçısı vardır. Evet, turizm ekonomik bir katkı sunar, ama kültürde bu katkının varılacak merkezidir. Bu bilinç ve gayret, şehirde hatırlatılan her unutulmuş sanatçının gün yüzüne çıkarılması demektir ve aslında devletin paha biçilmez bir hazinesidir.
Çünkü bizler kartla değil, yaptığımız işle varız. Anadolu’da sanattan kazanmak neredeyse imkansızdır; küçük atölyelerde, başka işleri de yürütmek zorunda kalarak sanatımızı sürdürürüz. Ama yine de şunu söylemek isterim: Sanatçı görülmek ister.
Evet, Oltu Taşı artık ebru sanatında kullanılacak bir boya olarak, dünyada ilk defa tarafımdan denemiş ve görülmüştü. O anın heyecanı, bana yalnızca mutluluk vermekle kalmadı; sanatımı sahiplenmiş olmanın ve geleneğin çarkı içerisinde, bugün olmasa da yarın bir döngüyle yaşatılacağı bilinci beni ziyadesiyle memnun etti. İşte bu, Anadolu’da sanatın gerçek gücüdür; görünmese de var olan, çarkta durmaksızın dönen bir emektir.
Eğer bu ses duyulursa, yalnızca bir sanatçı değil; Anadolu’nun dört bir yanında, sessizce üretmeye devam eden nice usta da kendini daha güçlü hissedecektir. Ve belki o zaman, yorgun ama inançlı eller biraz daha umutla çalışacaktır.
Çünkü sanatçı yorulursa, gelenek susar.



Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.