ZAMANIN MEZUNİYET TÖRENİ
Saatler sessizce akıp gider.
Hiç kimse onların sesini duymaz.
Ama zaman hep konuşur.
İnsan çoğu zaman
zamanın içinde yaşadığını sanır.
Oysa çoğu zaman
zamanın gölgesinde kaybolur.
Zaman bir nehir gibidir,
durmadan akar,
kimseyi beklemez.
Ve garip olan şudur:
Biz akıntıya kapılmış haldeyken
yerimizde durduğumuzu zannederiz.
Oysa hayatın sırrı
zamanı yakalamakta değildir.
Hiç kimse zamanı yakalayamaz.
Hayatın sırrı,
onunla barışabilmektedir.
Ama bu barış,
saatleri saymakla kurulmaz.
Bu barış,
anı hissedebilmekle başlar.
Geçmiş bir hayalettir.
Bazen bir gülüş olarak döner,
bazen içimizi sızlatan bir pişmanlık olarak.
Gelecek adı konmamış bir fırtınadır.
Ufukta görünmez,
ama rüzgârı kalbimize çoktan dokunmuştur.
İnsan tuhaftır.
Geçmişe tutunur,
geleceğe yürür,
ama çoğu zaman tek gerçek olanı kaçırır:
Şimdi’yi.
Her an, geçmişten bir iz taşır
ve geleceğin tohumunu içinde saklar.
Şimdiyi yaşamak cesaret ister.
Çünkü zaman merhametli değildir;
ama öğreticidir.
Zamanın aynasına baktığımızda
aslında kendi yüzümüzle karşılaşırız.
Kim olduğumuzu,
neye dönüştüğümüzü,
ve nereye gittiğimizi görürüz.
Her saat bir sorudur.
Her dakika bir imtihandır.
Saatler ilerler.
Ama çoğu insan ilerlemez;
sadece yaşlanır.
Oysa bazen durmak bile bir yolculuktur.
Çünkü insanın en büyük keşifleri
gürültünün ortasında değil,
sessizliğin içinde gerçekleşir.
Zaman sadece ölçülen bir şey değildir,
zaman hissedilir.
Bize sabrı öğretir,
beklemeyi öğretir,
ve en önemlisi
kendimizi unutmamayı öğretir.
Ama insan çoğu zaman tam tersini yapar.
Zamanı sayar…
ama kendini kaybeder.
Sonra bir gün…
Saatler durmaz.
Ama insan durur.
Toprağa düşer.
Ve dünya
sessizce dönmeye devam eder.
İşte o gün herkes anlar:
Zaman aslında bir yolculuktur.
Ama asıl yolculuk şimdi başlar.
Çünkü ölüm bir son değildir.
Belki de ölüm,
hayat denen uzun dersin
mezuniyet törenidir.
Ve o törende
hiç kimse diplomasını kendisi yazamaz.
Orada tek bir soru vardır:
Ne kadar yaşadığın değil, nasıl yaşadığın.
İnsan zamanın içinden geçerken çoğu zaman onu fark etmez.
Ama kadim bir uyarı vardır.
Kısa, ama ağır.
Kur’an’da bir sure…
Ve o surede Allah zamana yemin eder:
"Asra andolsun ki insan gerçekten hüsrandadır."
Zaman önemsiz olsaydı,
zamanın kendisi üzerine yemin edilir miydi?
Belki de zaman sadece geçen bir şey değildir.
O bir şahittir.
İnsanın hayatına, seçimlerine, suskunluklarına,
ve ertelediği iyiliklere şahitlik eden sessiz bir tanık.
İnsan çoğu zaman zamanı tükettiğini sanır.
Oysa belki de zaman insanı ölçmektedir.
Her dakika sessiz bir sorudur.
Her gün görünmeyen bir hesaptır.
Ve hüsran belki de zamanın az olmasında değil,
insanın kendisine verilmiş zamanı fark etmeden yaşamasındadır.
Şimdi…
Bir an için dur.
Gerçekten dur.
Derin bir nefes al.
Kendine sor:
Zamanın aynasında gördüğün kişi… gerçekten sen misin?
Çünkü bir gün bütün saatler susacak,
takvimler kapanacak.
Ve insan hayatı boyunca kaçtığı soruyla
nihayet yüz yüze kalacak:
"Sana verilen zamanı ne yaptın?"
İşte o an insan anlar:
Hayat, yıllarla ölçülen bir süre değildir.
Hayat, insana emanet edilmiş bir avuç zamandır.
Ve o emaneti nasıl taşıdığın senin gerçek hikâyendir.
Çünkü insanın mezuniyet günü geldiğinde
zaman artık akmaz.
Zaman şahitlik eder.
Ve insan fark eder ki:
Aslında bütün hayatı boyunca zamanın içinde yaşamamıştır.
Zamanın karşısında yaşamıştır.
Ve şimdi, son soru sorulmaktadır:
Sana verilen ömrü tükettin mi… yoksa gerçekten yaşadın mı?
Ve o soruda insan bir anlığına,
sonsuz bir nefes gibi durur,
ve zamanın kendisi
son kez fısıldar:
“Hayat sana verilmiş bir emanetti; onu yaşadın mı, yoksa kaybettin mi?”



Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.