Tersyüz Olan Tarih ve Maskelerin Düştüğü Gece: 15 Temmuz
Türkiye’nin modern tarihi, militarist müdahalelerin açtığı derin yaralarla bezelidir. 1960’tan 28 Şubat’a kadar bu topraklarda yaşanan her darbe, kolektif hafızamıza birbirinin kopyası olan sahneler bıraktı: Sabahın köründe okunan tek tip bildiriler, pencere arkasından korkuyla sokağı izleyen kitleler ve tank seslerinin gölgesinde evlerine hapsedilen bir millet.
Ancak 15 Temmuz 2016 gecesi yaşananlar, sadece bir darbe girişiminin püskürtülmesi değildi. O gece, Türkiye’nin darbe mekanizması sosyolojik, yapısal ve teolojik olarak tamamen tersyüz oldu. Hafızamızı tazeleyelim ve sarsıcı bir gerçeği masaya yatıralım: Bu millet, önceki tüm darbelerde evine çekilmişken, neden 15 Temmuz'da canı pahasına sokaklara döküldü? Ve daha da önemlisi; din maskesi takan bu illegal yapı, millete silah doğrultacak o devasa gücü bu topraklarda nasıl devşirdi?
Eski Elitlerin Yarattığı Boşluk ve Eğitim Fırsatçılığı
Bu yapının devasa bir güç odağına dönüşmesinin arkasında, cumhuriyet tarihi boyunca kendisini "devletin asıl sahibi" ilan eden seküler elitlerin körlüğü ve baskıcı politikaları yatar. Eski vesayet odakları, ne zaman zorda kalsalar askeri güçle halkın inanç ve vicdan hürriyetini bastırdılar. Kamusal alanda dindar kimliği dışlayan, üniversite kapılarında başörtüsü zulmü uygulayan, muhafazakar kesimi sistemin çeperine iten bu elitist yaklaşım, ironik bir şekilde 15 Temmuz darbecilerinin can suyu oldu.
Devlet, kendi eliyle muhafazakar halkın çocuklarına şefkatli bir yuva ve adil bir eğitim sistemi sunamadı. Tam bu noktada sahneye çıkan yapı, eğitim sistemindeki tıkanıklıkları, dershane ihtiyacını ve Anadolu çocuklarının barınma açığını birer fırsatçılığa dönüştürdü.
Anadolu’nun temiz, saf ve muhafazakar insanı; "Aman evladım okusun, iyi bir geleceği ve kariyeri olsun ama dininden, ahlakından da kopmasın" kaygısıyla hareket ediyordu. Hatta kendisi inançlarını tam yaşayamasa bile, "Çocuğum dindar ve emniyetli bir çatının altında korunsun" mantığıyla evladını bu yapıya teslim etti. Hain şebeke, anne babaların bu en temiz, en mukaddes niyetlerini adeta birer insan devşirme mekanizmasına dönüştürdü. Eğitim ve maneviyat maskesi altında, bir neslin zihnini ve geleceğini rehin aldı.
Güç Zehirlenmesi: Şantaj, Rüşvet ve Küresel İttifak
Zamanla bu masum eğitim ve yurt ağı, yerini korkunç bir güç devşirme ve şantaj çarkına bıraktı. Devletin kılcal damarlarına sızan yapı; kaset kumpasları, sınav sorularının çalınması, rüşvet şebekeleri, hak edilmeyen mevki ve makamların dağıtılmasıyla illegal bir paralel devlet yapılanması kurdu. Kendinden olmayanı tasfiye eden, kendinden olanı ise liyakate bakmaksızın en kritik koltuklara oturtan bu yapı, gücün getirdiği korkunç bir zehirlenme yaşadı.
Ancak bu yerli görünümlü yapı, hiçbir zaman tek başına hareket etmiyordu. Türkiye’nin kendi küllerinden doğmasını, prangalarından kurtularak tarihsel benliğine kavuşmasını istemeyen, ülkeyi sürekli kaos ve krizlerle meşgul etmek isteyen küresel dış güçlerin en kullanışlı taşeronu haline geldiler. Söylem düzeyinde güya "dini hakim kılmak" iddiasıyla yola çıkan bu ezoterik şebeke, küresel odakların ajandası uğruna tarihin en büyük teolojik ihanetine imza attı.
İşte sarsıcı soru burada devreye giriyor: Dini kısıtlayan darbelere karşı sessiz kalan bu muhafazakar, dindar halk; söylemde kendi inancından yana gibi görünen bu sözde dindar darbeye neden canı pahasına direndi?
"Bizden" Görünenin Çıplak İhaneti ve Halkın Özneyleşmesi
Halk, 15 Temmuz gecesi ekranlarda ve sokaklarda bir "göz yanılması" değil, çıplak bir ihanet gördü. Anadolu’nun asırlık, duru irfanı o gece anında bir teşhis koydu: Bizden olan, kendi insanına silah çekmezdi. F-16'larla milletin meclisini bombalayan, silahsız sivilleri tanklarla ezen bir zihniyetin derdinin "İslam" olamayacağını bu halk çok iyi anladı. Halkın o gece sokaklara dökülmesinin en büyük itici gücü, uğruna ömür adadığı dini değerlerin, mesihçi bir sapkınlık tarafından küresel odaklara peşkeş çekilmesine duyduğu o büyük inanç öfkesiydi.
Üstelik halk artık eski halk değildi; kul kulübesinden çıkmış, özneleşmişti. Geçmiş darbelerde kendini devletin üvey evladı gören kitleler, artık bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olduğunu ve sivil özgürlüklerini tırnaklarıyla kazıyarak kazandığını biliyordu. İlk kez kendi oylarıyla doğrudan seçtikleri bir lider iş başındaydı. "Bu gece susarsak, bir daha asla konuşamayız" bilinci korku duvarını yıktı. 1960’ta Adnan Menderes’i asılırken sessizce izleyen Anadolu, 15 Temmuz’u "Aynı hikayeyi bir daha yazmanıza izin vermeyeceğiz" diyerek sokakta göğüsledi.
Son Söz: Salâlar ile Bastırılan Sahte İlahiyat
İşin en trajikomik ve ilahi adalet içeren tarafı şudur: Sözde dini motiflerle, mehdi inancıyla beyni yıkanmış darbeci askerlerin kalkışması; yine bu toprakların en sahih, en sivil dini sembolü olan minarelerden yükselen salâlarla bastırıldı. 15 Temmuz, tankın önüne yatan silahsız sivil halkın, dini sömüren cuntacılardan fersah fersah daha gerçek, samimi ve ahlaki bir dini duruşa sahip olduğunu kanıtladı.
Tarihin yönünü değiştiren, maskeleri düşüren ve bu teolojik ihaneti tarihin çöplüğüne gömen yegane güç, milletin çıplak elleriyle yazdığı o destansı direnişti.
O zifiri geceyi canları pahasına aydınlatan, bu toprakların ilelebet vatan kalacağını kanıyla mühürleyen tüm aziz şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyor, minnet borçlu olduğumuz kahraman gazilerimize şükranlarımızı sunuyoruz. Onların dik duruşu, din kisvesi altındaki sahte dindarlara karşı gerçek vatanseverliğin ve sarsılmaz bir inancın ne olduğunu tüm dünyaya sonsuza dek ilan etmiştir. Ruhlarları şad olsun.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.