Mehmet Kotan
Bir Araba Dolusu Sitemim Var
Kültür Yolu Festivali bu sıralar Erzurum’dan geçiyor.
Şehrin sokaklarında festivalin hareketliliği, etkinliklerin telaşı, sanatın ve kültürün farklı renkleri var. Böyle zamanlarda insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Bir şehir, kendisini dünyaya anlatma fırsatı bulduğunda, elindeki bütün değerleri gerçekten anlatabiliyor mu?
Festivaller yalnızca konserlerden, sergilerden, söyleşilerden ve çeşitli etkinliklerden ibaret değildir. Her festival, aynı zamanda bir şehrin kendisini yeniden anlatabilmesi için önemli bir fırsattır.
Çünkü bir şehrin kültürel zenginlikleri görünür kılındıkça, o şehir ülke ve dünya ölçeğinde daha fazla merak edilir. Her yeni anlatı, şehrin hikâyesine yeni bir sayfa ekler. Kültür; turizme, ekonomiye, sosyal hayata ve nihayetinde şehrin marka değerine dokunan güçlü bir sermayedir.
Çünkü kültür, bir şehrin nesilden nesile taşıdığı kimliğidir.
Fakat kültür yalnızca geçmişten devraldığımız değerlerden ibaret değildir.
Kültür, bugün üretilen ve yarına bırakılan mirastır.
İşte tam da bu nedenle şehirlerin kültür politikalarını belirleyen, kültürel tanıtımını yapan ve bu mirası geleceğe taşıma sorumluluğu üstlenen kurumların çok daha dikkatli, titiz ve kapsayıcı olması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bir şehrin kültürünü anlatmak, yalnızca bilinenleri tekrar etmek değildir.
Bazen henüz yeterince fark edilmemiş olanı görmek, ona alan açmak ve geleceğin kültürel mirasına dönüşebilecek yeni değerleri bugünden fark etmek gerekir.
Her yerde yazma yazmadır ama...
Kültürel çeşitlilik ve özgünlük, sürdürülebilir bir kültürel mirasın en önemli unsurlarındandır.
Bazı değerler vardır; ait oldukları yerin adıyla bütünleşir. Zaman içerisinde yalnızca bir ürün olmaktan çıkar, o yerin kimliğinin bir parçasına dönüşür.
Yazma her yerde yazmadır ama Tokat’ta başkadır.
Yoğurt her yerde yoğurttur ama Kanlıca’da başkadır.
Toprak her yerde topraktır ama Çamlıca’da başkadır.
Hıyar her yerde hıyardır ama Çengelköy’de başkadır.
Kadayıf her yerde kadayıftır ama Erzurum’da başkadır.
Porselen porselendir, çini çinidir ama Kütahya’da başka bir anlam taşır.
Neden?
Çünkü artık bunlar yalnızca birer ürün değildir.
Bir yerin adıyla özdeşleşmiş, o yerin hikâyesini üzerinde taşıyan kültürel değerlere dönüşmüşlerdir.
Katma değerleri, kültürleriyle birlikte yürür.
Bir ürünün üzerine bir şehir adı geldiğinde, aslında o ürünün üzerine bir hikâye de eklenmiş olur.
İşte şehirlerin kültürel marka değerini oluşturan şey biraz da budur.
Bir şehri farklılaştıran yalnızca sahip olduğu değerlerin sayısı değildir.
O değerleri ne kadar özgün bir hikâyeyle anlatabildiğidir.
Erzurum’un ebrusunda Oltu taşı
Yıllardır Erzurum’da ebru sanatını yaşamaya ve yaşatmaya gayret eden bir sanatçının çabası üzerinden anlatıyorum bu meseleyi.
Fakat burada asıl mesele yalnızca ebru yapmak değildir.
Mesele, geleneksel bir sanatı kendi şehrinin kültürel değerleriyle buluşturabilmektir.
Bu düşünceden hareketle Erzurum’un en önemli kültürel değerlerinden biri olan Oltu taşını ebru sanatının içerisine taşıma fikri ortaya çıktı.
Amaç sıradan bir yenilik yapmak değildi.
Asıl mesele, ebru ile Oltu taşını buluşturarak Erzurum’un adıyla anılabilecek özgün bir kültürel anlatı ortaya koyabilmekti.
Yani mesele,
“Ben farklı bir şey yaptım.”
demek değildi.
Asıl soru şuydu:
“Erzurum’un kadim değerlerinden biri, kadim bir sanatın içerisinde yeniden hayat bulabilir mi?”
Belki de asıl mesele buydu.
Vefa dediğimiz şey biraz da budur.
Geçmişten bize kalan bir değeri yalnızca korumak değil, onun gelecekte de yaşayabileceği yeni yollar aramak...
Oltu taşını yalnızca vitrinlerde, takılarda veya geleneksel kullanım alanlarında görmek yerine, başka bir kadim sanatın içerisinde yeniden var edebilmek...
Bir kültürel değerin başka bir kültürel değerle buluşmasından yeni bir hikâye çıkarabilmek...
Bence kültürel mirasın yaşayan tarafı tam da burada başlıyor.
Bu çalışmalar zaman içerisinde ulusal ve uluslararası basında yer aldı.
Farklı şehirlerde ebru sanatını sürdüren sanatçılara çalışmalar ulaştırıldı. Ebru sanatının UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'nde yer almasına katkı sunmuş değerli sanatçılarımızdan Atilla Can ve Bursa’da ebru sanatını sürdüren Bekir Özsu gibi kıymetli ustalara Oltu taşıyla yapılan çalışmalar gösterildi.
Oltu taşından hazırlanan boya gönderildi.
Her iki sanatçı da kendi teknelerinde Oltu taşını deneyerek onu bir boya malzemesi olarak kullandı.
Şehrimizin kıymetli isimlerinden Prof. Dr. Hakan Kadıoğlu da iyi bir cerrah olmasının ötesinde, Erzurum’un kültür ve sanat hayatına katkılarıyla bilinen bir hocamız olarak Oltu taşını fırçasında bir boya malzemesi olarak kullandı.
Bütün bunlar, bir fikrin yalnızca kişisel bir çalışma olarak kalmadığını; başka sanatçıların da ilgisini çekebilecek, farklı alanlarda yeniden yorumlanabilecek bir kültürel imkâna dönüşebileceğini gösteriyordu.
Nitekim Atilla Can’ın akademik çalışmasında ebru içerisinde Oltu taşından bir boya malzemesi olarak söz edilmesi de bu açıdan ayrıca anlamlıdır.
Bütün bunların kişisel bir sanat başarısından daha önemli bir tarafı vardır.
Çünkü burada asıl mesele, Oltu taşının yalnızca sergilenen bir obje olmaktan çıkıp başka bir kadim sanatın içerisinde de yaşayabilmesidir.
Bir kültürel değer, başka bir kültürel değerle buluştuğunda yeni bir hikâye doğar.
Ve şehirlerin ihtiyacı olan da biraz budur:
Yeni hikâyeler.
Anlattım. Gösterdim. Kapı kapı dolaştım.
Diyanet TV için hazırlanan Arasta programının 10. bölümünde bu çalışma anlatıldı.
Yerel yönetimlerden Kültür ve Turizm İl Müdürlüğüne, kültür birimlerinden şehir tanıtımında görev alanlara, üniversitenin ilgili akademik birimlerine kadar ulaşılmaya çalışıldı.
Çalışmalar gösterildi.
Örnekler götürüldü.
Kapılar çalındı.
Sanatçı tanıtım kartı başvurusunda dahi çalışmaların kendisi götürülerek bu meselenin anlatılmasına gayret edildi.
Çünkü temel düşünce çok basitti:
Bir değer önce fark edilmeli, sonra sahiplenilmeli, ardından anlatılmalı ve nihayet yaşatılmalıydı.
Fakat bugün geldiğimiz noktada insanın zihninde ister istemez bazı sorular beliriyor.
Neden bu hikâye şehrin kültürel vitrininin daha görünür bir parçası olamadı?
Neden yaşayan kültürel mirasın içerisinde kendisine daha fazla yer bulamadı?
Neden festivallerde, sergilerde, şehir tanıtım çalışmalarında veya Erzurum’un kültürel envanterini genişleten projelerde bu tür çalışmalar daha fazla karşılık bulamadı?
Ve insan ister istemez biraz daha büyük bir soru soruyor:
Bunu kim görmeliydi?
Yolunu açacak olanlar görmeliydi.
Sanatçının önüne yeni kapılar açacak olanlar...
Bir fikrin yalnızca bir atölyenin sınırları içerisinde kalmaması için destek verecek olanlar...
Kültürel değeri okuyup anlamlandıracak olanlar görmeliydi.
Okutanlar görmeliydi.
Şehri dışarıya anlatanlar görmeliydi.
Tanıtanlar görmeliydi.
Kültürel değerleri kayıt altına alan, koruma altına alan,
Tescil edenler görmeliydi.
Kısacası, bir değerin ortaya çıkmasıyla onu geleceğe taşıması gerekenler arasında duran herkesin görmesi gereken bir şeydi bu.
Çünkü sanatçının görevi her zaman bir kapının anahtarını bulmak değildir.
Bazen sanatçı kapının önüne kadar gelir.
Kapıyı çalar.
İçeridekilerin onu görmesini bekler.
Ondan sonrası artık yalnızca sanatçının meselesi değildir.
İşte benim sitemim de tam burada başlıyor.
Benim sitemim kendime değil, şehre
Bu yazının derdi,
“Beni neden görmediniz?”
demek değildir.
Çünkü mesele bir kişinin tanınması, bir sanatçının adının öne çıkması ya da bir çalışmanın sahibinin alkışlanması değildir.
Asıl mesele,
“Erzurum’un değerini neden görmediniz?”
sorusudur.
Çünkü Erzurum’un kendi kültürel değerleri arasında yeni bağlar kurmaya çalışan bir çalışmanın, şehrin kültürel kimliğine yapabileceği katkının görülmesidir mesele.
Bir şehir yalnızca tarihi eserleriyle tanıtılmaz.
Sadece geçmişte yaşamış büyük şahsiyetleriyle de anlatılmaz.
Birkaç yöresel ürünü vitrine koymakla da kültürel marka oluşturulmaz.
Şehirler bugün yaşayan insanlarıyla, bugün üreten sanatçılarıyla, bugün ortaya koydukları yeni değerlerle de anlatılır.
Geçmişten aldığımız mirası korumak elbette önemlidir.
Fakat kültür yalnızca korunarak geleceğe taşınmaz.
Kültür yaşatılarak geleceğe taşınır.
İşte aradaki fark budur.
Bir şehrin kültürel mirasına yalnızca müzelerde, arşivlerde ve tarih kitaplarında bakarsak geçmişi koruruz.
Ama yaşayan sanatçının ürettiği yeni değerleri, geleneksel sanatlarla kurulan yeni bağları, yerel değerlerin yeni yorumlarını da desteklersek geleceğin kültürel mirasını inşa etmeye başlarız.
Peki ya yaşayan miras?
Bugün Kültür Yolu Festivali Erzurum’dan geçerken bu soruları sormamak mümkün değil.
Şehrin kültürünü anlatmak için böylesine büyük bir fırsat varken insan ister istemez düşünüyor:
Biz kendi değerlerimizi gerçekten yeterince tanıyor muyuz?
Yoksa hep aynı şeyleri mi anlatıyoruz?
Hep bildiğimiz isimleri, bildiğimiz mekânları, bildiğimiz hikâyeleri tekrar tekrar dolaşıma mı sokuyoruz?
Yeni hikâyeler arıyor muyuz?
Yeni değerlerin ortaya çıkmasına, yaşayan kültürel mirasın büyümesine ve yeni üretimlerin şehrin kültür anlatısına dahil edilmesine yeterince alan açıyor muyuz?
Çünkü kültürel miras yalnızca geçmişte bırakılmış şeylerden oluşmaz.
Bugün üretilen ve yarın hatırlanacak olan da kültürel mirastır.
Belki bugün küçük görünen bir fikir, yıllar sonra bir şehrin kültürel kimliğinin önemli bir parçası hâline gelebilir.
Belki Oltu taşıyla ebrunun buluşması bugün yalnızca bir sanat çalışması olarak görülür.
Belki yarın başka bir sanatçı bu fikri daha ileriye taşır.
Belki bir başkası Oltu taşını başka bir sanat dalıyla buluşturur.
Belki yıllar sonra bugün küçük görünen bu çabanın, Erzurum kültürünün başka bir damarını beslediği anlaşılır.
Zaten mesele de tam olarak budur.
Kültürel miras, yalnızca tamamlanmış hikâyelerden oluşmaz.
Bazen geleceğin hikâyesi, bugün henüz fark edilmeyen küçük bir çabanın içinde saklıdır.
Şehirler sadece geçmişleriyle yaşayamaz
Bir şehrin kültürel kimliği durağan değildir.
Şehirler yaşayan organizmalardır.
Değişirler, dönüşürler, yeni değerler üretirler.
Geçmişten aldıkları mirası bugünün insanlarıyla yeniden yorumlar ve yarına aktarırlar.
Bu yüzden kültür politikalarının yalnızca,
“Neyi koruyacağız?”
sorusuna değil,
“Neyi yaşatacağız ve geleceğe ne bırakacağız?”
sorusuna da cevap vermesi gerekir.
Bir şehrin kültürünü anlatırken yaşayan sanatçıyı, üreten zanaatkârı, yeni bir fikir geliştiren insanı, geleneksel bir değeri farklı bir sanat dalıyla buluşturan kişiyi de görmek gerekir.
Çünkü kültür, yalnızca geçmişin bize bıraktığı miras değildir.
Bizim geleceğe bırakacağımız mirastır.
Oltu taşıyla ebrunun buluşması da bu açıdan yalnızca iki malzemenin veya iki unsurun bir araya gelmesi değildir.
Bir şehrin simgesi hâline gelmiş bir değerin, kadim bir sanatın içerisinde yeniden yorumlanmasıdır.
Geçmişin gelecekle konuşmasıdır.
Yerel olanın evrensel bir sanat diliyle buluşmasıdır.
Ve belki de en önemlisi, Erzurum’un kendi hikâyesini kendi değerleri üzerinden yeniden anlatma arayışıdır.
Görmek yetmez, sahip çıkmak gerekir
Bir değeri görmek önemlidir.
Ama yalnızca görmek yetmez.
Onu anlamak gerekir.
Anlamak yetmez.
Sahip çıkmak gerekir.
Sahip çıkmak da yetmez.
Onu yaşatacak yolları açmak gerekir.
Çünkü kültürel miras, kendiliğinden geleceğe kalmaz.
Birileri onu anlatır.
Birileri öğretir.
Birileri üretir.
Birileri destekler.
Birileri kayıt altına alır.
Birileri tanıtır.
Birileri korur.
Ve bütün bunların sonunda bir değer, toplumun ortak hafızasında yer edinir.
İşte bu zincirin herhangi bir halkası eksik kaldığında, bazen çok kıymetli bir fikir daha doğduğu yerde sessizce kaybolur.
Belki benim sitemim biraz da buna.
Yolunu açacaklar görmedi.
Okutanlar görmedi.
Tanıtanlar görmedi.
Tescil edenler görmedi.
Ama ben yine de anlatmaya devam ettim.
Çünkü bir sanatçı bazen yalnızca eser üretmez.
Bir ihtimali de gösterir.
Bir kapı aralar.
Bir bağ kurar.
“Böyle de olabilir.” der.
Gerisini ise şehrin ortak aklına bırakır.
Bir araba dolusu sitemim var
İşte bu yüzden bugün, Kültür Yolu Festivali Erzurum’dan geçerken benim de gerçekten bir araba dolusu sitemim var.
Sitemim kendime değil.
Şehrime hiç değil.
Sitemim, şehrin sahip olduğu değerlerin yeterince fark edilmemesine...
Yeni hikâyeler üretmeye çalışanların yeterince duyulmamasına...
Yaşayan kültürün bazen yalnızca geçmişte aranmasına...
Kültürün, yalnızca zaten bilinenleri tekrar etmekten ibaret sanılmasına...
Yol açması gerekenlerin yolu görmemesine...
Okutması gerekenlerin okumamasına...
Tanıtması gerekenlerin tanımamasına...
Tescil edip koruması gerekenlerin yeni değerleri fark etmekte geç kalmasına...
Oysa bir şehrin kültürel zenginliği yalnızca geçmişten kalanların toplamı değildir.
Bir şehrin kültürel zenginliği, bugün üretebildiklerinin de toplamıdır.
Belki yine sesimiz duyulmayacak.
Belki Oltu taşı ile ebrunun buluşmasından doğan bu hikâye yine bir köşede kalacak.
Belki Erzurum’un kültürel vitrini, yaşayan değerler yerine yalnızca geçmişin hatıralarıyla yetinecek.
Olsun.
Ben yine de söylemiş olayım.
Çünkü sanatçı bazen eser üretir.
Bazen de gördüğü eksikliği dile getirir.
Bugün yapılan biraz da budur.
Bir kişisel kırgınlığı değil, kültürel bir eksikliği dile getirmek...
Bir sanatçının görünür olma isteğini değil, bir şehrin görünür olma ihtiyacını hatırlatmak...
Eğer Erzurum’un yaşayan kültürel mirasında Oltu taşıyla buluşmuş bir ebrunun yeri olmayacaksa...
Eğer bu şehrin kültürünü anlatanlar, bu şehirde kendi imkânlarıyla kültür üretmeye çalışanları görmeyecekse...
Eğer kadim bir sanatın Erzurum’un kadim değerlerinden biriyle kurduğu bağa sahip çıkılmayacaksa...
O zaman ne diyeyim?
Bırakın Oltu taşı ebrusu yaşayan bir miras olmasın.
Huzur içinde ölsün.
Ama hiç olmazsa şunu bilin:
Ben onu yaşatmak için elimden geleni yaptım.
Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca bir sanatçının görünür olması değildi.
Mesele, Erzurum’un kendi değerlerini fark etmesi ve kendi hikâyesini kendisinin anlatabilmesiydi.
Bir şehrin kültürel hafızası yalnızca geçmişe bakarak korunamaz.
Geleceğe bakarak da inşa edilir.
Ve belki bugün bir kenarda duran küçük bir sanat çalışması, yarının Erzurum’una bırakılmış bir kültür cümlesidir.
O cümlenin kurulup kurulmayacağına, büyüyüp büyümeyeceğine, şehrin kültür hafızasında yer bulup bulmayacağına ise yalnızca sanatçılar karar vermez.
Kurumlar karar verir.
Kültür yöneticileri karar verir.
Şehri anlatanlar karar verir.
Yol açanlar karar verir.
Okutanlar karar verir.
Tanıtanlar karar verir.
Koruyanlar, tescil edenler, sahip çıkanlar karar verir.
Ve nihayetinde toplum karar verir.
Çünkü bir şehrin kültürünü sahiplenmek, yalnızca geçmişte kalmış değerlere sahip çıkmak değildir.
Bugün üretilen değeri de yarının mirası olarak görebilmektir.
Belki bir gün Erzurum’un kültürünü anlatanlar, yalnızca geçmişte bize bırakılmış mirasa değil, bugün bu şehirde üretilen ve yarına bırakılmak istenen değerlere de bakar.
Belki bir gün bir sanatçının kapısını çalmasına gerek kalmadan, şehir kendi sanatçısının kapısını çalar.
Belki bir gün yeni bir hikâyenin peşine düşmek, eski hikâyeleri tekrarlamaktan daha önemli görülür.
O gün geldiğinde belki Oltu taşı yeniden bir teknede, bir fırçada, bir sanat eserinde hayat bulur.
Belki de o zaman anlaşılır:
Bazı değerler, daha doğarken korunmaya ihtiyaç duyar.
Çünkü kültür yalnızca geçmişin hatırası değildir.
Kültür, geleceğin hatırasını bugünden üretmektir.
Benim bugün söylediğim de bundan ibarettir.
Bir sanatçının kırgınlığından çok daha fazlası...
Bir şehrin henüz yeterince anlatılmamış hikâyelerine duyulan bir vefa...
Ve belki de bütün bu sitemin özeti olan tek bir cümle:
Bu, Erzurum’un henüz anlatılmamış bir hikâyesine duyduğum sitemdir.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.