Mehmet Kotan
Pazar Ola… Organik samimiyetlerin dolaşımda olduğu yer
Bazı yerlere alışveriş yapmak için gidilmez.
İnsan, kendini hatırlamak için gider.
Semt pazarları biraz böyledir.
Ben oldum olası pazarları severim. Hangi şehirde olursam olayım, yolum bir semt pazarına düşmüşse mutlaka girerim. Bir kilo domates, birkaç biber, biraz meyve alıp çıkmak değildir mesele. Pazarda başka bir şey vardır.
Hayat vardır.
Hem de ambalajsız, filtresiz, barkodsuz ve doğrudan…
Pazar, hayatın en organik hâlinin tezgâhlar arasında dolaşıma çıktığı yerdir.
Sevinç de oradadır, öfke de…
Neşe, hüzün, telaş, pazarlık, şikâyet, kahkaha, küçük hesaplar, büyük hayaller…
Hepsi aynı koridorda yan yana yürür.
Üstelik pazara girdiğiniz anda üzerinizdeki unvanların pek bir hükmü kalmaz.
Müdür de müşteridir, memur da.
Amir de müşteridir, işçi de.
Emekli de oradadır, öğrenci de.
Makam kapıda kalır.
Kartvizit cebe girer.
Pazarın girişinde herkes biraz eşitlenir.
Hatta burada herkesin bir çeşit yeşil pasaportu vardır.
Sınır yoktur.
Ayrıcalık çoktur.
Çünkü herkesin alacağı bir şey, satacağı bir söz, anlatacağı bir hikâye vardır.
Pazarın gerçek makam sahibi ise çoğu zaman pazarcıdır.
Çünkü tezgâhın başında yalnızca sebze meyve satan bir esnaf durmaz.
Biraz psikologdur.
Biraz ekonomist.
Biraz şair.
Biraz pazarlamacı.
Biraz da hayat hocası…
Üstelik bunların hiçbirinden diploma almamıştır.
Ama yıllarca insan gözlemlemiştir.
Müşterinin elini domatese uzatışından ne kadar seçici olduğunu anlar. Ürünü kaç kez çevirip baktığından pazarlık yapıp yapmayacağını çözer.
Bir bakış yeter.
“Sen seçicisin.”
“Sen pazarlıkçısın.”
“Sen bunu alırsın ama yarısını çöpe atarsın.”
Teşhis konmuştur.
İtiraz edebilirsiniz.
Ama pazarcı genellikle haklı çıkar.
Zaten pazarcıların en büyük uzmanlığı mal satmak değil, insan tanımaktır.
Bir de dilleri vardır ki…
Şairlere taş çıkarır.
“Abla, bunun vitamini yüzünde!”
“Abi bundan al, eve gidince hanım seni daha çok sevsin.”
“Gel gel! Bugün geldi, bugün biter!”
Bir cümlede hem ürünü över, hem müşteriyi yakalar, hem de hayat hakkında küçük bir ders verir.
Pazarda bağırarak satış yapmak gürültü değildir.
Pazarın musikisidir.
Bir tezgahtan yükselen “Ablaaa!” sesi, öteki taraftan gelen “Gel gel, bugün geldi!” nidasına karışır. Tartının sesi, poşet hışırtısı, pazarlık edenlerin atışması, esnafın birbirine takılması…
Hepsi bir araya gelir.
Ve ortaya, başka hiçbir yerde duyamayacağınız bir senfoni çıkar.
Pazarın senfonisi…
Pazar aynı zamanda barkodsuz bir intizamdır.
Kimisi “Elleme, ben seçerim.” felsefesiyle hareket eder.
Kimisi “Seç al, hepsi güzel.” diyerek müşteriyi kaderiyle baş başa bırakır.
Biri domatesi tek tek muayene eder.
Diğeri uzaktan bakıp kaderine razı olur.
Kimi “en güzelini” arar.
Kimi “Yetişmişinden ver, salça yapacağım.” der.
Aynı domates, farklı insanlarda farklı anlamlara gelir.
İşte pazar biraz da bunun için güzeldir.
Çünkü insan, pazarda yalnızca ne aldığını değil, nasıl aldığını da belli eder.
Üç kuruş için uzun uzun pazarlık yapan vardır.
“Üstü kalsın.” diyen vardır.
Her şeyi tek tek inceleyen vardır.
“Bana hepsinden bir kilo koy.” diyerek hayatı fazla sorgulamayan da…
Kiminin poşeti ağırdır.
Kiminin derdi.
Kimi eve eli kolu dolu döner.
Kimi hiçbir şey almadan ama üç güzel sohbet, iki kahkaha ve bir miktar insan sıcaklığıyla çıkar.
Çünkü pazar yalnızca alışveriş yeri değildir.
Tesadüflerin de pazarıdır.
Aklınızda domates, biber, peynir vardır.
Eve dönerken elinizde iki kilo meyve, bir tava, üç metre masa örtüsü ve ne işe yarayacağını henüz bilmediğiniz bir mutfak aparatı…
“Ucuza verdiler.”
Pazarın en tehlikeli cümlelerinden biridir bu.
Pazar, insanın aklıyla oynayan masum bir yerdir.
Ama asıl mesele aldığınız ürünler de değildir.
Pazar, modern hayatın bize unutturduğu bazı şeyleri yeniden hatırlatır.
Dokunmayı…
Göz göze gelmeyi…
Sormayı…
Beklemeyi…
Pazarlık etmeyi…
Tanımadığınız biriyle iki dakikada sohbete başlamayı…
Bugün sanal dünyanın içinde birbirimize mesaj atıyoruz ama birbirimizin yüzüne bakmıyoruz.
Pazarda ise “Abi bunun iyisi hangisi?” diye başlayan bir cümle, beş dakika sonra hayat hikâyesine dönüşebilir.
Televizyonlarda saatlerce tartışılan ekonomi meseleleri, iki pazarcı ve bir emekli amcanın arasında üç dakikada çözülebilir.
Üstelik reklamsız!
Çünkü pazarın ekonomisi kitaplardan biraz farklıdır.
Burada arz vardır, talep vardır, enflasyon vardır, bütçe vardır ama bir de insaf vardır.
Bazen bir tebessüm birkaç lira indirir.
Bazen samimiyet birkaç kilo fazla koydurur.
Bazen “Evlat, bunu alma.” diyen bir pazarcı, sattığı maldan vazgeçip müşterisinin cebini düşünür.
İşte o anda ekonomi biter.
İnsanlık başlar.
Belki de pazarları değerli yapan tam olarak budur.
Organik ürünlerle organik insanlık aynı yerde dolaşır.
Tezgâhlar arasında insanlar da ürünler gibidir.
Kimi parlaktır.
Kimi buruşuktur.
Kimi ilk bakışta güzel görünür.
Kimi eve gidince kendini belli eder.
Kiminin sapı sağlamdır.
Kiminin içi…
Ve insanı şaşırtan şudur:
Pazarcı çoğu zaman bunların hepsini bilir.
Müşteri de aslında biraz kendini bilir.
Ama bazen bilmez.
Zaten hayatın bütün güzelliği biraz da burada değil midir?
Herkes ne aradığını bilerek çıkar yola.
Ama ne bulacağını kimse tam olarak bilemez.
Pazar da böyledir.
İhtiyaç için gidersiniz.
Hikâyeyle dönersiniz.
Biraz domates alırsınız.
Biraz insan tanırsınız.
Biraz pazarlık edersiniz.
Biraz gülersiniz.
Biraz düşünürsünüz.
Ve bütün o karmaşanın içinden çıkarken fark edersiniz ki, pazar sizi yalnızca alışveriş yaptırarak değil, hayatın içine yeniden sokarak uğurlamıştır.
Hele küçük ilçelerin semt pazarları…
Onlar başka.
Toprak kokusu biraz daha belirgindir.
Köy kokusu sinmiştir tezgâhlara.
Orada bilmişlikten çok bilgelik vardır.
Bir teyzenin domates seçişinde yılların tecrübesini, bir amcanın “Bunu alma, haftaya iyisi gelir.” deyişinde hayat bilgisini bulursunuz.
Pazarın üniversitesi yoktur.
Ama mezunu çoktur.
Dersleri de ağırdır.
İnsanı tanımayı öğretir.
İhtiyacı arzudan ayırmayı öğretir.
Kanaati öğretir.
Pazarlığı öğretir.
Ve en önemlisi, bütün farklılıklarımıza rağmen aynı hayatın müşterileri olduğumuzu hatırlatır.
Kiminin cebi geniştir.
Kimininki dar.
Kiminin sepeti doludur.
Kimininki boş.
Ama herkes bir şeylerin peşindedir.
Kimi taze fasulyenin…
Kimi ucuzluğun…
Kimi çocukluğunda yediği domatesin tadının…
Kimi ise farkında bile olmadan biraz sohbetin, biraz neşenin, biraz insan sıcaklığının…
Ben pazarı bu yüzden severim.
Çünkü pazar bana göre şehrin en küçük ama en büyük meydanlarından biridir.
Orada hayat bütün unvanlarından sıyrılır.
İnsan, insana yeniden yaklaşır.
Ve bütün o bağırışların, pazarlıkların, poşet hışırtılarının, kahkahaların arasında bir şey duyarsınız:
Hayatın kendisini…
O yüzden pazarda yükselen sesler gürültü değildir.
Hayatın sesidir.
Bir satıcının çağrısı…
Bir teyzenin pazarlığı…
Bir çocuğun merakı…
Bir amcanın şakası…
İki esnafın birbirine takılması…
Hepsi aynı melodinin notalarıdır.
Pazarın senfonisi…
Pazardan çıkarken elinizde poşetler ağırlaşmış olabilir.
Ama insanın içi nedense biraz hafiflemiştir.
Çünkü bugün sadece alışveriş yapılmamıştır.
Biraz hayat alınmış…
Biraz insan tanınmış…
Biraz gülünmüş…
Biraz düşünülmüş…
Ve farkında olmadan, hayatın en eski derslerinden biri yeniden öğrenilmiştir:
İnsan insana iyi gelir.
O yüzden…
Pazar ola.
Bereket ola.
Gönüller şen ola.
Ve mümkünse…
Poşetler ağır, gönüller hafif ola.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.