Siyasi Olgunluk Sınavı: 23 Yılı Aşkın Gücün Gölgesindeki Çatlaklar

Siyasette güç arttıkça, sınav da büyür.

Bir siyasi hareketin birkaç yıl iktidarda kalmasıyla 23 yılı aşkın bir iktidar tecrübesinin sınavı aynı değildir. İlk yıllarda mesele, iktidarı elde etmek ve verilen sözleri hayata geçirmektir. Yıllar ilerledikçe ise asıl mesele, elde edilen gücün nasıl korunacağı değil; o gücün içeriden nasıl korunacağıdır.

Türkiye’de 23 yılı aşkın bir iktidar tecrübesinden söz ediyoruz.

Bu süre içerisinde büyük altyapı yatırımları yapıldı, şehirlerin çehresi değişti, devletin birçok alanında önemli dönüşümler yaşandı. Bunların tamamı ayrı ayrı tartışılabilir. Fakat 23 yılı aşan bir siyasi iktidarın önündeki en büyük sınav artık başka bir yerde duruyor:

Kendi içerisindeki çürümeye karşı nasıl davranacağı.

Çünkü siyasette asıl tehlike her zaman dışarıdan gelmez.

Bazen en büyük tehlike, yıllar içerisinde büyüyen gücün etrafında oluşan çıkar ilişkileridir.

Bir hareket yola çıktığında onu ayakta tutan şey idealdir. Davadır, inançtır, fedakârlıktır. Fakat iktidar uzadıkça, davaya inanarak gelenlerle iktidarın nimetlerinden yararlanmak için gelenleri birbirinden ayırmak zorlaşır.

İşte tam burada siyasi olgunluk devreye girer.

Çünkü 23 yılı aşkın iktidarın en büyük başarısı, kendisine yönelen her eleştiriyi reddetmek değil; kendi içerisindeki çürümeyi diğerlerinden önce fark edip temizleyebilmesidir.

Burada Türkiye siyasetinde dikkat çekici bir mukayese ortaya çıkıyor.

Bir tarafta, kendi mensupları hakkında yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları gündeme geldiğinde, siyasi sahiplenmenin ve savunmanın öne çıktığı bir refleks görüyoruz.

Diğer tarafta ise bugün iktidar kanadında çok daha farklı ve açık bir yaklaşım ortaya konuluyor:

“Sorumluluğu olan kim varsa hesap sorulacaktır.”

Fon soruşturmalarıyla ilgili olarak, ortada bir iddia varsa araştırılacağı, usulsüzlüklerin ortaya çıkarılacağı ve yanlış yapanların hukuk önünde hesap vereceği açıkça ifade ediliyor.

Yani burada artık “beklenen” bir siyasi tavırdan değil, doğrudan ortaya konulmuş bir siyasi iradeden söz ediyoruz.

İşte bu noktada mesele çok daha derin bir anlam kazanıyor.

Çünkü fonlar, hırsızlık, haksız kazanç, kamu gücünün kişisel menfaat için kullanılması, makamın rant kapısına dönüştürülmesi ve siyasi nüfuzun şahsi çıkar için kullanılması gibi iddialar söz konusu olduğunda, artık ortada basit bir “parti içi hata” yoktur.

Böyle bir durum gerçekten varsa, bunun adı davaya zarar veren bir çıkar ilişkisidir.

Hatta daha ağır bir ihtimal vardır:

Davaya inanmadığı halde dava görüntüsünün sağladığı imkânlardan yararlanmak.

Çünkü gerçekten davaya inanmış bir insan, kendi şahsi çıkarı uğruna o davayı zora sokmaz.

Kendi cebini doldurmak için yıllardır savunduğu değerleri tartışmalı hale getirmez.

Gücünü kullanarak kendisine ayrıcalık sağlamaz.

Kamu imkânlarını şahsi menfaatinin aracına dönüştürmez.

Bunu yapan kişi gerçekten o davaya inanıyorsa, kendi eliyle inandığını söylediği davayı zora sokuyor demektir.

Eğer inanmıyorsa, o zaman başka bir ihtimal karşımıza çıkar:

Aidiyeti, inançtan ziyade rant devşirmenin bir aracına dönüştürmüş olabilir.

İşte siyasi hareketlerin en büyük tehlikesi de tam burada başlar.

Çünkü dışarıdan gelen bir muhalifin eleştirisiyle içeriden gelen çıkarcının verdiği zarar aynı değildir.

Dışarıdaki eleştiri eleştiridir.

Ama içerideki çıkar ilişkisi, davanın kendi değerlerini kullanarak davaya zarar verir.

Bu nedenle “bizden biri” refleksiyle hareket etmek, korunmak istenen yapıya en büyük zarar verir.

Gerçek sadakat kişileri korumak değil, davanın itibarını korumaktır.

Gerçek dava arkadaşlığı da yanlışın üzerini örtmek değil, yanlış yapanın karşısına gerektiğinde dikilebilmektir.

Burada iktidar kanadında ortaya konulan yaklaşımın önemi de tam olarak buradadır.

“Kim olursa olsun hesap sorulacaktır.”

Bu cümle, siyasi aidiyetin üzerinde bir ilke iddiasıdır.

Çünkü devletin ve milletin emaneti söz konusu olduğunda mesele artık “bizim adamımız” meselesi değildir.

Mesele şudur:

Kamu gücü kullanılarak haksız bir menfaat elde edildi mi?

Bir fon, ihale, makam veya siyasi nüfuz kişisel çıkar için kullanıldı mı?

Milletin emaneti birilerinin şahsi servetine veya çevresine aktarılmaya çalışıldı mı?

Cevap neyse, gereği de o olmalıdır.

Çünkü gerçekten davaya inanmış insanların korkacağı şey hesap vermek değildir.

Onların korkacağı şey, birkaç kişinin şahsi çıkarının bütün bir hareketin emeğini, itibarını ve inancını gölgelemesidir.

Bu yüzden siyasi hareketin kendi içerisindeki temizliği bir zafiyet değil, güç göstergesidir.

Bir kişiyi korumak davayı korumak değildir.

Bazen tam tersine, bir kişiyi dışarıda bırakmak davayı o kişiden korumaktır.

23 yılı aşkın bir iktidar için bugün belki de en önemli sınav budur.

Dışarıdaki muhalefetle mücadele etmek kolaydır.

Eleştiriye cevap vermek kolaydır.

Rakibi suçlamak kolaydır.

Zor olan, kendi çevrende güç sahibi olmuş bir insan hakkında ciddi iddialar ortaya çıktığında dönüp:

“Bu kişinin makamı, geçmişi, çevresi ve siyasi aidiyeti ne olursa olsun; milletin emanetine dokunduysa hesabını verecektir.”

diyebilmektir.

Asıl siyasi olgunluk budur.

Çünkü bir siyasi hareketi yıpratan her zaman muhalefetin eleştirisi değildir.

Bazen onu en fazla yıpratan şey, içeride yapılan yanlışın “bizden” denilerek savunulmasıdır.

Ve burada çok temel bir gerçek vardır:

Bir davayı dışarıdan gelen eleştiriler değil, içeriden o davanın değerlerini istismar eden çıkar ilişkileri daha fazla zorlar.

Bir ağacın dalları ne kadar büyürse büyüsün, gölgesinde ağacın özsuyuyla beslenen parazitler çoğalıyorsa zamanla ağacın kendisi zarar görür.

Ama ağacı budamak başka bir şeydir, ağacı kesmek başka.

İçerideki çıkar ilişkilerini temizlemek iktidarı zayıflatmaz.

Tam tersine, 23 yılı aşkın siyasi emeğin birkaç kişinin şahsi menfaati uğruna lekelenmesini engeller.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, “Bizden olan hata yapmaz” anlayışı değil; “Bizden olan da olsa, milletin emanetine zarar veriyorsa gereği yapılır” anlayışıdır.

Çünkü mesele artık yalnızca bir kişinin hata yapması değildir.

Mesele, kimlerin gerçekten bu davaya inandığı, kimlerin ise bu aidiyeti şahsi çıkar elde etmek için kullandığıdır.

Ve bu ayrımı yapmanın yolu bellidir:

Şeffaflık.

Liyakat.

Denetim.

Hukuk.

Hesap verebilirlik.

Ve gerektiğinde, davanın adını ve itibarını kişilerin üzerinde tutabilme cesareti.

Çünkü gerçek sadakat, kişiyi değil davayı korumaktır.

Ağacı budamak, ağaca düşman olmak değildir.

Tam tersine, ağacın daha sağlıklı, daha güçlü ve daha uzun ömürlü olmasını istemektir.

23 yılı aşkın bir iktidarın bugün yapabileceği en büyük hizmet belki de budur: Ağacın gölgesine sığınanları değil, ağacın kendisini korumak.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Mehmet Kotan Arşivi

TÜRKİYE’NİN ŞEKER BEYLERİ

04 Ekim 2026 Pazar 06:25

DOSTLUK, DEMİRDEN LEBLEBİ..

06 Eylül 2026 Pazar 10:45

Hilye-i Şerif’in Aynasında Efendimiz

23 Ağustos 2026 Pazar 11:04