Mehmet Kotan
“Aynaya Bak: Sorun Gençlik Değil, Biziz”
Bu kokuşmuşluk bir anda olmadı. Ne bir gecede çöktü değerler ne de bir sabah uyandığımızda kaybettik insanlığımızı. Bu çürüme, azar azar, damla damla, fark edilmeden yayıldı. Toplumun her kesimine sinsice işledi. Ve acı olan şu ki; bu hikâyenin en başında başkaları değil, biz vardık.
Önce biz esir düştük.
Dijital dünyanın o parlak, renkli, baş döndürücü cazibesine ilk kapılan biz olduk. Yorulduğumuzda, sıkıldığımızda, kaçmak istediğimizde sığındığımız yer ekranlar oldu. Sonra çocuklarımız geldi… Onları susturmak, oyalamak, bir kaşık daha yemek yedirmek için bir telefon uzattık ellerine. Masum bir kolaylıktı belki başlangıçta. Ama o an, bir kapı açıldı. Ve o kapıdan içeri giren sadece bir çizgi film değil; bir bağımlılığın tohumuydu.
Önce alıştılar.
Sonra bağlandılar.
En sonunda teslim oldular.
Bugün geldiğimiz noktada en büyük sorunun kaynağını dışarıda aramak, hakikatten kaçmaktır. Cesur olalım. Aynaya bakalım. Ve şu soruları kendimize soralım:
En son ne zaman çocuklarımızla kesintisiz, içten bir sohbet yaptık? Onların gözlerinin içine bakarak hayata dair bir şeyler anlattık? Hangi değeri, hangi erdemi gerçekten yaşayarak gösterdik?
En son ne zaman elimizde bir kitap vardı? Ya da bir gazete? Ne zaman bir kalem alıp düşündüklerimizi yazdık?
Biz ne yaptık?
Yeni çıkan sosyal medya uygulamalarını öğrendik. Daha hızlı tükettik, daha çok oyalandık, daha derin kaybolduk. Anne bir ekranda, baba başka bir ekranda… Aynı evin içinde, ama bambaşka dünyalarda yaşayan insanlar hâline geldik.
Şimdi soralım kendimize: Annesi sosyal medyada, babası başka bir ekranın içinde kaybolmuş bir çocuktan biz hangi erdemi bekliyoruz?
Erdem, anlatılarak değil; yaşanarak öğrenilir.
Bugün sokaklarımızda sürüler hâlinde dolaşan, sınır tanımayan, öfkesini kontrol edemeyen bir gençlik varsa… Eğer artık hiçbir köşe başı tam anlamıyla güvenli değilse… Okullarda öğretmenler, bırakın eğitim vermeyi, “evladım düzgün otur” demekten bile çekinir hâle geldiyse…
Kimse kusura bakmasın.
Bunların hepsi bizim ayak izlerimizdir.
Bu izleri biz bıraktık.
Çünkü biz, doğruluğu değil kurnazlığı; sabrı değil hazı; emeği değil kolay yolu seçtik. Çünkü biz, çocuklarımıza nasihat vermeye çalışırken, kendi hayatlarımızla tam tersini gösterdik.
Ne güzel söyler Hazreti Ali: “Çocuklarınıza nasihat etmeyin; nasıl olsa size benzeyecekler.”
Evet…
Onlar bize benziyor.
Yalan söyleyen ebeveynlerin çocukları doğruluğu öğrenemez. Aldatan bir düzenin içinde büyüyen bir nesil, sadakati içselleştiremez. Sürekli rol yapan, kendini olduğundan farklı gösteren anne-babaların çocukları, hakikati nerede bulacak?
Bugün yaşadığımız kriz, bir gençlik krizi değildir.
Bu, bir ebeveyn krizidir.
Bir karakter krizidir.
Bir samimiyet krizidir.
Ama hâlâ geç değil.
Çünkü çürüme nasıl yavaş yavaş geldiyse, iyileşme de adım adım başlayabilir. Önce ekranı kapatarak… Sonra göz göze gelerek… Sonra gerçekten dinleyerek…
Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras; bir ev, bir araba, bir banka hesabı değil…
Bir karakterdir.
Ve unutmayalım:
Biz değişmeden, hiçbir şey değişmeyecek.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.