Mehmet Kotan
28 ŞUBAT: TANKLARIN DEĞİL, KAVRAMLARIN GÖLGESİNDE BİR MÜDAHALE
Tarih bazen silah sesleriyle, bazen de kavramlarla şekillenir. 28 Şubat 1997, ikinci türden bir kırılmaydı. Sokaklarda tank görüntüleri yoktu belki; ama devletin zirvesinde alınan kararların gölgesi siyasetin üzerine ağır ağır düştü. Milli Güvenlik Kurulu toplantısından çıkan tavsiye kararları, kısa sürede fiilî bir baskı mekanizmasına dönüştü. Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan istifa etti; seçilmiş hükümet görevini sürdüremez hale geldi.
Bu sürece “postmodern darbe” denildi. İfadeyi kamuoyuna taşıyan isimlerden biri Çevik Bir oldu. Tanım ilk bakışta teknik ve nötr duruyor. Oysa özünde yaşanan şuydu: Sandıktan çıkan irade, sandık dışı güç merkezlerinin koordineli baskısıyla etkisizleştirildi. Medya manşetleri, brifingler, yargı süreçleri ve bürokratik düzenlemeler aynı istikamete yöneldi. Tankların yerini psikolojik üstünlük aldı; doğrudan el koymanın yerini yönlendirme ve kuşatma.
Laiklik Tartışmasının Daraltılan Çerçevesi
28 Şubat’ı yalnızca “laiklik hassasiyeti” ya da “irtica tehdidi” başlıklarıyla okumak eksik kalır. Çünkü Türkiye’de “irtica” kavramı o dönemde geniş, muğlak ve çoğu zaman belirli bir toplumsal kesimi işaret eden bir siyasi etikete dönüştü. Tehdit algısı neredeyse tamamen İslamî kimlik ve görünürlük üzerinden kuruldu: başörtüsü, imam hatip liseleri, dini cemaat ve vakıflar…
Oysa laiklik, devletin tüm inançlara eşit mesafede durması demektir. Eğer bir inancın kamusal alandaki görünürlüğü “rejim tehdidi” sayılırken, başka yaşam tarzlarının görünürlüğü doğal kabul ediliyorsa burada eşitlik ilkesini tartışmak gerekir. 28 Şubat sürecinde “irtica” söylemi, hukuki sınırları net çizilmiş bir güvenlik tanımından çok, siyasi bir alarm mekanizması gibi işledi.
Sorulması gereken soru şuydu: Laiklik, bireyin inancını kamusal alandan tamamen silmek midir; yoksa devletin tarafsızlığını güvence altına almak mıdır? Eğer laiklik, belirli bir dini kimliğin kamusal varlığını bastırma aracına dönüşüyorsa, o noktada korunan şey özgürlük değil, ideolojik bir tercihtir.
Üniversite Kapılarından Kamu Dairelerine
Bu tartışmanın en görünür yüzü üniversite kapılarında yaşandı. Yükseköğretim Kurulu kararları doğrultusunda başörtüsü yasağı sert biçimde uygulandı. “İkna odaları” hafızalara kazındı. Kamu kurumlarında çalışan kadınlar görevlerinden uzaklaştırıldı. Katsayı uygulaması, imam hatip mezunlarının yükseköğretime erişimini fiilen sınırladı.
Bunlar yalnızca idari kararlar değildi; bir neslin hayat planlarını etkileyen kırılmalardı. Devletin ideolojik mühendisliğe soyunduğu algısı, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirdi. “Rejimi koruma” söylemi, bireysel hak ve özgürlüklerin daralmasına gerekçe haline geldi.
Ekonominin Sessiz Tepkisi
Siyasi istikrarsızlık ekonomiyi de sarstı. Belirsizlik yatırımın düşmanıdır. Güven kaybı, piyasada dalgalanma demektir. 1990’ların zaten kırılgan olan ekonomik yapısı, siyasi baskı ortamıyla daha da zayıfladı. Yüksek enflasyon, artan faizler, işsizlik… Siyasi mühendisliğin faturası çoğu zaman en sessiz kesimlere çıkar; 28 Şubat’ta da öyle oldu.
Demokrasi ile Vesayet Arasında
28 Şubat’ın özünde yatan mesele, laiklikten daha geniştir: Demokratik meşruiyet ile vesayet anlayışı arasındaki gerilim. Devlet içindeki bazı güç odakları, sandığın verdiği yetkiyi yeterli görmedi. Oysa demokrasi yalnızca seçim değildir; ama seçimle geleni seçim dışı yollarla yönlendirmek de demokratik teamüllerle bağdaşmaz.
Yıllar sonra açılan davalar, verilen mahkûmiyet kararları ve asker-siyaset ilişkilerindeki dönüşüm, bu dönemin Türkiye siyasi tarihinde bir eşik olduğunu gösterdi. Ancak mesele yalnızca yargısal süreçlerle kapanmadı; toplumsal hafızada bıraktığı iz hâlâ tartışılıyor.
Hatırlamak Neden Önemli?
28 Şubat, tankların gölgesinde değil; kavramların gölgesinde yaşandı. “Laiklik”, “irtica”, “rejimi koruma” gibi kelimeler, siyasetin en sert araçlarına dönüştü. Kavramlar genişledikçe özgürlük alanı daraldı.
Bugün geriye dönüp bakarken yapılması gereken şey, bir dönemi romantize etmek ya da şeytanlaştırmak değil; şu temel ilkeyi hatırlamaktır: Devletin görevi toplumu hizaya sokmak değil, hak ve özgürlükleri güvence altına almaktır. Tehdit tanımı ne kadar muğlak olursa, özgürlük o kadar kırılgan hale gelir.
Demokrasi güçlü zamanlarda değil, kriz anlarında test edilir. 28 Şubat, bu testin sancılı bir örneğiydi. Unutmak kolaydır; hatırlamak ise sorumluluk ister. Çünkü tarih tekerrür etmese bile, ihmali affetmez.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.