Mehmet Kotan
İLAHİ AHLÂK VE EVRENSEL DAVET
“Kalpten Dünyaya: Peygamber’imizin (s.a.v) Mektuplarında İlahi Ahlâk ve Evrensel Davet”
Tarihin bazı metinleri yalnızca bir döneme değil, bütün zamanlara seslenir. Hz. Muhammed’in (s.a.v) kaleminden çıkan mektuplar da böyledir. Onlar sadece diplomatik yazışmalar değil; vahyin terbiyesiyle şekillenmiş bir ahlâkın, ilahî bir emrin yeryüzünde nasıl usulle taşındığının göstergesidir.
Çünkü bu sözler, bir beşerin kişisel kanaatleri değildir. Kaynağı vahiydir. Vahiy ise yalnızca bilgi vermez; terbiye eder. Önce kalbi inşa eder, sonra kelimeyi. Önce ahlâkı kurar, sonra toplumu.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) aldığı ilahî emri taşırken aceleci davranmaz. Mekke’de sabırla bekler, Medine’de adım adım inşa eder. Güç eline geçtiğinde intikam dili kullanmaz. Çünkü onu terbiye eden Rabbidir. Kur’an’da “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” hitabına mazhar olan bir Peygamber’in taşıdığı görev, yalnızca tebliğ değil; temsil görevidir.
İlahi emir, onun şahsında bir üsluba dönüşür.
Davet vardır ama zorlama yoktur.
Kararlılık vardır ama sertlik yoktur.
Netlik vardır ama kırıcılık yoktur.
Hükümdarlara gönderilen mektuplarda bu ilahî terbiyenin izini görürüz. “Selam” ile başlamak, daveti barışın zeminine oturtmaktır. Tehditle değil, hakikatin açıklığıyla konuşmak; güvenin kaynağını askeri güçte değil, Allah’a teslimiyette bulmaktır.
Kabilelere ve valilere yazılan talimatlarda da aynı ilke hâkimdir. Adalet emredilir. Zulüm yasaklanır. Emanete riayet hatırlatılır. Yetki bir üstünlük değil, hesap vesilesi olarak sunulur. Bu, insan aklının ürettiği bir siyaset dili değil; vahyin şekillendirdiği bir yönetim ahlâkıdır.
İslam’ın evrenselleşmesi de tam burada başlar. Çünkü evrensellik, coğrafi yayılımdan önce ahlâkî tutarlılıktır. Aynı ilke Bizans’a yazılan mektupta da vardır, Yemen’e gönderilen talimatta da. Aynı adalet ölçüsü imparatora da uygulanır, kabile ferdine de. Bu tutarlılık, mesajın beşerî değil ilahî olduğunun en güçlü delillerindendir.
Allah Teâlâ dinini yalnızca hükümlerle değil, koruma vaadiyle de muhafaza etmiştir. Bu koruma bazen metnin lafzıyla, bazen ümmetin hafızasıyla, bazen de tarihin akışıyla gerçekleşmiştir. Nice fırtınalar kopmuş, nice güçler yıkılmış; fakat İslam’ın özü, temel ilkeleri ve Kur’an’ın mesajı varlığını sürdürmüştür. Çünkü bu din bir imparatorluğun projesi değil, ilahî bir emanettir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ise bu emaneti taşırken kendi nefsini araya koymaz. Başarıyı kendine nispet etmez, yenilgide ümidi kaybetmez. Taşlandığında beddua etmez, güçlendiğinde kibirlenmez. Onun ahlâkı, taşıdığı mesajın teminatıdır.
Böylece Allah’tan gelen emir, bir insanın kalbinde ahlâka; ahlâktan kelimeye, kelimeden topluma; toplumdan medeniyete dönüşür. İlahi terbiye, Peygamber’in şahsında ete kemiğe bürünür. Ve o terbiye sayesinde mesaj yerelle sınırlı kalmaz, evrensel bir ufka açılır.
Sonunda geriye şu hakikat kalır:
Bu davet, zorlayarak değil; örnek olarak yayılmıştır.
Bu din, korkutarak değil; adaletle kök salmıştır.
Bu görev, bir hükümdarın hırsıyla değil; bir Peygamber’in ahlâkıyla taşınmıştır.
Ve bugün hâlâ o mektuplar, o talimatlar ve o ahlâk bize şunu fısıldar: İlahi bir emri taşımanın en güvenli yolu, onu önce kendi kalbinde yaşamak; sonra dünyaya vakar ile sunmaktır.


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.